29/8/2009 - Hasan KÖRÜK / Kışladan kış gününe mektup… |
Öğle vakti. Yemek yemekten vazgeçti. Arkadaşlarına Ramazan’a hazırlık dedi, ancak içindeki iştahı kovduğundan kimseye bahsetmedi…
Sezai Karakoç’un Mona Roza’sını okurken takıldı gözleri… Takıldı ve beyninin o an dünyadan koptuğunu hissetti. Önce ve sonra yoktu… O an vardı… Erkin Koray’ın ‘’Anma Arkadaş’’ şarkısı takıldı tek parça ve tekrar halinde bilgisayarında… Hayat 4 dakikaya sıkışmış gibiydi…Bu paradoksu yaşarken kimbilir hangi duyguların hücumuna uğramıştı. ‘’Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım’’ diyor, elleri şakaklarında Bir gün geri gelecek senden af dileyecek sanma arkadaş diyen Erkin Koray’a kulak veriyor ve o yaşam anını otomatiğe bağlamış gibi her an tekrar yaşıyordu.
Sezai Karakoç'un Monna Rosa'sını düşündü...
‘’Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar. Hatıralarımı birer birer yakacağım. Entarimi parça parça edip Zehirli kirpilere bırakacağım. Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp Göğsüme siyah bir gül takacağım. Batan güne doğru kurşunlar sıkıp Kendimi boşluğa bırakacağım. Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz... Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım, Siz beni ne anlarsınız siz! Artık ben gideceğim atım kişniyor; Bir bebek mum istiyor, bir ölü şarkı istiyor, Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz, bir deniz; Beni onun gözleri çağırıyor, duramam duramam.’’
Uzaklarda birileri vardı belki hiç ulaşamayacağı, ulaşmayacağı. O an onu yıllar öncesi pişmanlıklarına götürüyor, yıllar sonrasında cehennemini yaşıyor gibi ızdırabın tellerinden ağıtlar yükseliyordu… ‘’Belki olan oldu pişmanlıklardan mutluluklar doğmaz’’ düşüncesini yeniden kazanmak istiyor, ancak aklını fetretten bağımsız kılacak iradenin gücünü hala hissedemiyordu.
Önceki akşam Bob Marley’in ''Don’t Worry Be Happy'' şarkısını dinlerken aklına gelen eskileri ve eskimeyenleri düşünürken fedakarlık düşüncesini yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissetmişti. Bir zaman sonra içinde bulunduğu kışladaki vazifesi sonra erecek, eksiye düşmüş her pozisyonundan yeni bir hayat kurmak için yoğun bir mücadele içine girecekti.
Aklının bir köşesine yerleşmiş olan pişmanlık duygusunu hiçbir zaman geride bırakamayacağını biliyordu. Bir kendisi biliyordu yaşadıklarını bir de bilmemesi gereken birileri…
O birilerinden uzakta olsa da artık bir zamanki yakınlıklarından doğan pişmanlıklar ve kırgınlıklar, ömür boyu Yaşar’ın şarkısındaki ‘’Bir günah gibi gizledim seni ,kimse görmedi seninle beni’’ sözleri gibi sadece şarkıların nağmelerinden ziyade vicdanın sol tarafındaki amel defterine şerh olarak düşülecekti.
Aklının karmaşık olması Issız Adam’daki kararsızlıklardan ziyade, Shakspare’in Koryalanus Faciasında’ki General Marşıs karakteriyle hayat bulan kibirli askerin beis duyguları gibiydi. Kibri ve yaptığının doğruluğuna tereddütsüz inanması hayat boyu kavşak noktalarındaki yanlış tercihlerini bir bir ortaya çıkarıyordu aslında.
Geçenlerde basketbol oynamak için kışlanın basket sahasına indiğinde yalnızlığını bir kez daha tescillemişti aslında. Elindeki topla tek başına oynamak isterken uzaktan eşlik etmeye gelenleri görünce canı sıkılmış ve belki de bu şekilde yalnızlığını sürdüremeyeceğini anlamıştı. Sivil hayattaki huysuzluğu sürüyor gibiydi. Bedbin ve bencil adam, mevcudiyetini korurken burada törpülemeyi umduğu günahlarından tam kurtulamamış gibiydi.
Kışlanın ortasında binlerin arasında bir kalmak için soyutlanmaya çalıştığı anları hatırda tutarak bilgisayarında kaydettiği Sezai Karakoç'un mısralara sarılıverdi.
‘’Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık! Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi. Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık, Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi. Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık; Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi... Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!’’
Geçenlerde bir film izlemişti. Filmdeki kötü karakter hiç sevilmeyen özelliklerinin yanı sıra, eskilerden sevdiği ve hala önemsediği ama önemsemek için yapabileceği bir şeyi olmadığı birinin hastalık derecesini öğrendiğinde üzülmüştü. O kötü karakterin üzülmesi onun gibi filmlere ve hayatlara aşina olan birine bile tuhaf gelmiş olmalıydı ki, kalbi katran bağlamış insanların ‘’küçük bir kız’’ hakkında böyle üzüntü duyabileceğini hiç düşünmemişti. Kimbilir kendine bir izdüşümü gördü o filmden.
O filmdeki kötü karakterin hayatta sevebileceği ama hayatının çok az bölümünde yer almış karakteri, hastalığının sonunda işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve ailesinin yanında batı sahillerindeki kasabalarına dönmek zorunda kalıyordu. Kızın babası batı yakasındaki küçük bir kasabada uzun süre kilisede rahiplik yapmış bir papazdı. Tanrıya olan inancını sevgiyle bütünleştirerek bu hastalığın üstesinden Tanrının sevgisiyle gelebileceğine inanıyordu ve hırçınlığını bireysel anlamda nefrete dönüştüren kızını teselliye çalışıyordu.
Küçük kız ise ayakta desteksiz duramayacak halde olduğu için üzülüyor ama tek tesellisi onu hayata bağlayan yaşama gücü oluyordu. Bu kemik hastalığı yıllardır olan kalsiyum noksanlığının artmasıyla meydana geliyordu ve tıbben tedavisi için henüz somutlaşmış bir çare sözkonusu değildi...
Bu filmi izledikten sonra gerçekte acaba böyle bir durum var mı diye düşünmeden edemedi. Kışlada eli kolu bağlı olan birinin engel olamayacağı şeyler o kadar fazlaydı ki…
Kendisi de acaba o kendini etkileyen filmdeki kötü karakter gibi birimiydi… Kendisi inanmak istemiyordu ancak kendisinin inanmaması Hiçbir zaman gerçeği değiştiremezdi.
Kötülerin her zaman yaptıkları işlerle (iyilere göre hatalarla) ilgili bir mazereti yok muydu zaten?
Prison Break’teki final sahnesindeki kahramanın(Scolfield), hayatını mahvettiği doktorun (Sara Tancredi)hayatını kurtarmak için yapmış olduğu basit kahramanlık gösterisi bile onun için artık önemsenebilecek bir hal almaya başlamıştı.
Kendisi de Scofield gibi aslında iyi görünen ama genel kabule göre kötü olması gereken bir karakter miydi? Scolfield nasıl en başta sevdiği kadın olmak üzere çevresindeki herkesin hayatını bir kişi için mahvettiyse kendisi de öyle olabilir miydi? Scofield’in her zaman yeni bir planı vardı…Hiçbir işe yaramayan, olayları daha da büyüten yeni planlar. Ta ki hayatı son bulana kadar her şey kötüye gitti. Son bulan hayatından sonra herşey süt liman olmamışmıydı?
Kendisi de öyle değil miydi ki? Her zaman yeni planları ve istemesi gereken zamanları ve beklemesini istediği insanlar vardı. Hayat akıp giderken bencilce beklemeyi isteyen biri olarak tercihlerinin ve korkaklığının mağlubiyetini yaşarken, kendisinden ziyade kendisinden ümitli olanları dumura uğratmamışmıydı?
Ölmeyi düşünmek istedi belki o an. Ama çözümden ziyade kaçmak olduğunu bildiğini bir mecraya sürüklenmekten başka bir şey değildi bu…
Hicran ve ümit arasında yaşadığı med cezirler bir ömür yakasını bırakmayacak gibiydi…
İçtima saati geldi. Tören için yürüyen bandonun yerini aldığını duydu. Kamuflajlarını giyip hislerini çıkartarak tek düzenin dayanılmaz hafifliği altındaki sürü sığlığına botlarını bağlayarak yollandı...
Esas duruşunu Alay Nöbetçi Amirine gösterirken terk edemediği hislerinin bir kısmı aklını kemiriyor ve filmde izlediği hasta kızın yaşlanan kemiklerini düşünmeden edemiyordu... |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
27/8/2009 - İSMET ÖZEL / DE LA FRAYEUR D’ÊTRE PLOMBIER BORGNE |
Bende o göz var mı Kaçın kurrasıyım Varsa bende sav savuracak bendelikler gözü var Bayat bendelikler klasik yahut romantik Bilinseydi taktik ne dehlizlerdi boylayanda Ne tiktak ne köprüler ne sır ne sırım Sırrımdı sazlıklar evham Nereme çıktıysa oraya yapıştılar Küttü kaçak aşklar konuşmaların tadı ezikti Sık tarakla taralıydı olanca yasak sayı Gerçekleyin bileyli Her dem çarpık ağzı Yeriydi kavrukçu deseler bana öyle ki Elimle tuzak kurarak tuttuğum kavrulurdu
Bilet sindirmeme kastıyla yuttuğum Hurmaya sarılmış karaborsalınarak Levye elime yakışmayan kontrol kalemi Fikrime uymayan vida Beni nakzeden somun Lehimlemez türden havya Zapta yetmez kargaburun Kerpeten raptı gevşek Düşer kırılıverir en yaramaz parça kalır parmaklıklarda Geçerlilik oluverir geçilmezlik benim için kavmim için Meşkuk demiş bulundum bir kez hep öyle kaldı Öyle bir demişim ki artık şekki bile münakaşalı Tutmaz oldu çenesi Şıllık manen maddeten yıvışık Kesilecek zırıltısı beklerdim bir lâhzacık Beklerdim eğri kemik etrafım Gevşek kas gergin sinir Ders kitapları imtihan arası muayyen fasılalar Gıcırdar eksik de ondan mı bilsem tahtası Bilsem bekler miydim camdaydım Maliye şubesinin dershanelerinden birinde Bir Life sayfasından aldığım gazla Taklidini Sir Peter Ustinov’un yapışımı hatırlarım Kurşun sıkılmışlık hatırası camlarda Sıkılmış bunalım geçiren kurşunlar Potin bağına sirayet eden bunalım Sârî göz dağı ki-bir tesbih tanesiz Kocardım sabahlara kadar kocardım Kaçınır kocadığım hususuna bekleyişle temastan Beklerdim verebilsin nihayet o müzmin dırdırına Başım tuttu çoktandır sabrım sınırda Hele o güzellik bendedir deyişi yok mu harika O kadar güzelmiş de nedenmiş Gözündeki billboard iptilâsı kokona Bakar da bakar o yaşında bakınır yeni kalıp Takıştırır takıp Siz de lütfen spor olsun diye bir bakın Neresine olursa biraz dikkatli Fiyatı yükseltiyor deyiverirseniz lokum Erirmiş gibi yapıyor kollarınızda Sor bak diyecek sevincim bile hicranârâ Hiç sorma diyecek toprak bizde başka Venedik diyecek dantellerim Kumaşım Hint yakutlarım Ceneviz Halbuki olmamış olsaydık Islanması cezren ve cebren Ballandırılması nezren Hicri misil fecri misil Elemterefiş olmaz olaydık Kem gözlere şiş Şu su ve şüphe götürür çağlarda Kalacak mıydı tık nefeslerinden herhangi bir iz Mevzunken ilâhi gölgesi hattâ El gezinir miydi ora burasında Antrede rıhtımda en olmayacak şekilde Paydos saatinde Önce bir yanağın âriyeten sair yanağa Sonra tam ortadan kıvrık pek bilmiş üst dudağın O alı al O sorucu O kanağan alt dudağa Dokundurulduğu günün meşkuk saatinde Vehim vesvese ipham ürkü şüphe kuruntu Mahreci yaylım ateş nişangâhı yaylı kor Dok mu bozgunlu bir dokuma mı hortumlu Den dudu yoksa yok mu Balkan ve Orta-Doğu Kavı kayıp yavı yayvan bulaşık zaman zaman Bunalım caymak olsa da mide kaldıran Biricik ispatı yaşanmışlığın bu buğu Gelemeyiz kendimize olmadıysa simanın bu Buğululuğu bir yerimizden fışkırıveren şaplak Simanın hakikati kahra rağmen çehreye hak Çehrenin simaya kahır inandırısı rağmında tutamak Tutunuyor gözümüzden gözün yaşartıcı hızını kazanarak Tutar istemezliğimiz yerini tutum başka tutacaksa Göze göz istiyoruz dişe diş kelleye kelle dil ise Şarta bağlanarak şeritlene şeritlene Kıvrılıp dilimlenecektir Acı bir biçimde upuzun cümleli bir senfonide Kısa lâkin göz kırpan çapkın bir geçişin Eşliğinde burundan solutup tebessüm ettirince Dumanı kalbe çöküyor yüzlerde reha Yüzde yüzdeyüz çizgiler onlar vaha Vaha kalsın medenî mahlukatın içine Sonradan dikiş malzemesi konan Madenî şeker kutularından Eroinli estetiğin erotiğine Başlangıcını sacın inceltilmişliğiyle yapan Teneke gibi ışıklı su şu sıra uğrayıp çıtkırıldım Uğrulayıp uğrulandıkları vahayı Hep unutulmaya müstahak uğrak bilecek Taviz bilmez dik dirilik bedenleriyle Bedeviler oysa vahaya vaha Tasadduk edişleri âyininde suya Bimâr tenin inkâr edilmesin düşürüldüğü Silmesin ayanın esrarını Mademoiselle Bistourie Öğün atlatabilsin Monsieur le Passe-Muraille Bunu biz Türkler bilhassa istiyoruz İstiyoruz biz Türkler bunu bilhassa Geçtiysek de Mohaç’ın atlısından Hatrın geçtiysek de Niğbolu’lusundan Gelegeldiksek mağmum asrî Avrupa’nın Waterloo’lu Verdun’lü hatırasına Yamanız biz bariz galiz Türkler Çok paha biçiyoruz gözden akan Uğunan ismet-i harîmimiz yaşına Şarlak kana giydiriyoruz aşk Aşkla çok giyiniyoruz fersah Çünkü çok ölüme ağzımızın zimmetliliği Herşeyimizin matlubu yaşantımızın utkusu bu Nahvetin en nezih salonundan çıkınca bir ürperti Bir titremedir sarıyor vücudu Dikkat buyur çek bedenini yana çekil Geçen delimsirek askeri araç tekeri Çarşı esnafı ne işkil ki dingildiyor Erbab-ı zenaat bezgin toptancılar Toplayancılar hasletten dökülenleri Dikkat buyur yanaşıyor getir götürcüler Getirip götürürken çalanlar Verir gibi yaparak fikirleri Dikkat buyur gabn-i fahiş ambulans tekeri Ojeli pelerinli hemşireler sözsüz sevgilileri Söze hacet sözün mugaddisine disiplinsiz Millî bayramlar gümüş işlemeli kaşıkta ayranlar Dikkat buyur pasaklı makam arabası İhmali nihavend mahmulü caba Geçiyor cam göbeği renginde Ölsem de unutmazımızın üstünden Ölmeyip unuttuğumuzun üstüne geçiyor Bir tatmin bu bu bu bu bir doygunluk Arzın çömeldiği pastörize tereyağ Üstüne yazın hortlak reçeldiği Arz ikindide kahvaltı edesi Ölümün öldürümü Öldürümün ölümü ırz güdesi Ağzımızın icabı Kabulün kurcalanması zorumuza gidiyor Kur’an-ı Kerîm’de ne devlet Ne de arz-ı mev’ûd ibaresi geçiyor Sıktıkça sıka Sıka sıktırıp çıkınca gülümseyişli kan Tozutup toz çıkaramayınca Benliğimizde bir tozlaşma merakı Hayalînin sarkıtıyla Ruhcağzımızda bir bahar Ene=Ego=Bene Benimizde bir firak Atım şahlanıyor Kahraman üssüne dönüyor Borsa kilitli Rüzgâr köpürdü derilerimde Yol göründü Buralarda olur mu gayri durmak Der demeziz artık olabilsem olsam ya Tunus’a bey bile olsam beni kesmez Hicaz’a vali oraya da kimse beni Tayin etmez kalakaldık komutan Galya’ya Galatya’ya geldik gargaraya Cevher hesabına bir kabuk sayılmamız İliğe geçecek düğme sanılıp dikilmemiz Ve nihayet kül köze Aman anam kat be kat insan göze Cin gözünden kaçarak ulaşan Toz olup ortalıktan Tasnifin dışında her daim İşin içinde heman Tutamak yerine sap Sap yerine sapınç Tapınma rüzgârına kapılmış tanrılar Pencerenin inşirah bahşeden esrarı Telefon çalıyor Çaldır demiştin ya Aramak yoksa aranılmak mı Mitglied wie eine Gesellschaft Sociétaire comme une société Usuldan usulcacıktan sezdirmeden Bitiştir coğrafyayı tarihle an be an Bak o zaman Görürsün neler çıkarmış ortaya Yıllıksız tozlaşma merakım Deh genital merakım deh De ha merakımız deha Odaya yıllığı sığdıramayan gençlik yıllarıyla İhtiyatı muvazzaf hale sokmuş ihtiyarlığım geç Gecikmiş yaşlılığım ihtiyarlığım banko Bankacılıkla batık katmışım mancınıkla Anasının kınasına rastık Bahtsız bacılar yüzü kumalıktan asık mı asık Tıs çıkarma mezuniyet merasimine yastık Ağız kılçıksız açık Açık çünkü kıstırıp tenha yerde canını Süzdürüp kıyı bucak odada ödünü Battaniye mevsiminde patlatıp yumdurmak Avucunu gün batar batmaz durlanmışı darıltmak Dalıp gitmek tek tabanca tabanvayla İçte için içliliği ulaşılamadığınca kem kalacak Kenar değil uzak bir mahalde kalınacak Ortasından en nadide dudak alınacak Hududa yakın ucundan en kenardan Kenar mahalleden değil asla Bir kenar o hayalî hale Tıkıştırdıklarımızdan bir kenar o Hayli ham hayal birikmiş üstüste Hayal ve ham Tanin ve gam Dili buruyor Gönlü döndürüyor Çerçevelettirelim bari bunları Akıyor renkler birinden yek diğerine Renk atıyor bir kaçışma bir sür’at biribirine Oluyor mâcun solgunluk yarışmasıdır Diye aramızda konuşurken Beldeyi tamir ediyor Yenleri parlak üniformalılar Kırçıllı gri neftî uçuk mavi Leton göğünden çalma Prusya mavisi Kırık kol çıkık kol Karakol Karagümrük Çıkmış şimdicik şimdilik çarkından Dermeye çalıştık çatmaya çabaladık Yüzümüze çaldılar Derman derme çatmaymış meğer Eğer kimine değer Verecek önce sonra dağıtacak Usturupla ücretini dilenecek Vermeyene bıçak çekecek Eğer değerse Semer kimine değer Kdsmxyz Latinize harfler Zifafı zifafa takmışlık taka bilmişliğimizle Terkip çeyrek asır yarım yüzyıl şimdiler Usturlap Karadelik Süper Nova hepsi tamam Cildi cildime şıkıdım şıkıdam Kırıkçı çıkıkçı Yağmur dindi Elinde maşa Kolunda sepet Salyangoz topluyor mübarek Mantarları bırakıyor Nasıl olsa diyor yarınadek Kalır onlardan kuytularda bir miktar Bakın çocuklar Bu oyunda biz yoğuz Bizi alkışlarla sahneye Beyaz perdeye podyuma Bir çıkaran oldu sanan var ya Onun Neyse onu boşver Tarihin karakalem sillesi Minyatür santur nakkaş neccar Ne sanmışlar zamanında Ne bellemişler lan bizi Lan deme bak burada kimler var Kimmiş onlar kimlerse bizi Şimdi ne sanıyorlar bu dar günde Yalçın belde pıtraklı yazıda Tarlada tapanda beldede bizi Coşkun derede munis serada Darağacında dapdar daralıkta Zann ile yakiyn hasıl olmaz biz Sahnedir deyü bildik bildirdikleri İcmalli tarih dergisine Boyanıp ütülenip fırçalanıp silkinip çıkmadık Tarihe at üstünde ok atarak Çıka geldik biz Türkler Farslardan daha fâris Ve fasih Araplardan da bile Gassal elinde meyyit bizler Sirklerde iş aramak için yetiştirilmedik Bizi hiç kimse hiçbir iş için yetiştirmedi Yaşamak zevk içindi Zevkten dört köşeydik Dört dörtlük demelerini biz istedik Biz idik oraya Allah emri bilip girdik Seller bizim zevkimizdi selim Sadece bizim Biz Türklerin Zevk aldık girmekten Bile bile girdik biz Türkler Buğzumuz buldu bizim okla ve kinle Saplanacak yer Biz bilmeyiz gâvurların o kirli şeylerini O sakil o manidar kötü kokan şeylerini Türkçe Türküz de ondan söyleriz Mani dar geliyor deriz Dilimiz şeytan hilesine dönmez İhmaline bir sokağın katlanamayız Terzinin kolunu gerekirse kırarız Günün ilk ışıklarıyla değil sokağımız Kenet kanat birebirliğimizle birden Ağarır dolarımızla sanma Birlikten kuvvet doğarımızla Düveyi sürüye katıp biliriz her sabah Yeryüzüne gün değil Türk Bir sokağa girmekliğimizin sebebi doğar Yerküre üzerine Gün değil biz doğarız Biz Türkler Bir sokağın ihmaline bir türlü katlanamayız Sokağımızın ihmaline katlanamayız Sokağımızı ihmal edene katlanamayız Ona katlanamayışımızdan Gün doğar Her sabah her seher haşroluruz zira Giriş bir iştir sokak sokaksa Ya nedir bilecektik rızaen o sokakta Yürek burkuntusuyla bulduğumuz Sahib-i arz Allah Irzımızdır bizim Koruduğumuz kadeh sayarak.
Gel kuzum Gelir isen gelecektir geline geline Gelinecek Kemgöz Mahallesi Gir girer isen Girecektir gire gire Girilecek Kel Maymun Sokağı Bul Bulur isen bulacaktır bula bula Bulunacak Kırk Bir Numara.
O rakam iki haneli O hanede iki göz oda Rakamın var ise kaçtır hanesi O yer o mevki o mevzi o mevzu o mevzuat Kalmış kelimelerin öğrenilmişlik çağından Nasılsa Âdem aleyhisselâm tarafından Μικρά Ασία’dan kalıtılmış Arabia felix cahilî Arabistan’a Kalmış kalıyor kalacak Sarkacak kelimeler Sözler kavrulacak Wort oder Tat Kır ayağını otur Kıs sesini Sinir uçlarını kas Koskoca bedende Bir gözler bizizdir Eyes “r” us Aktır karadır atarak Saçlarının rengine göz Fırlatmışlıktandırızdır bir gönül Samimiyizdir Biliyoruzdur kim olduklarını Yabancımız değillerdir Bizi hem kefil gösterecek Hem de bizde kalacaklar İki pak odası var Rakamlı hanenin Duvarından badana kokusu Sönmüş kireç Uçmamış sevinçten ağrı Bir keskinlik kalmış Mutlakiyete dair Sur le pouvoir absolu On certainty Meraktayız Bekliyoruz Bekçilik Ne işe yarayacak acaba Yarsıyıp gâvur icadına Elin gâvurunun aklına uyup Gâvur olmak Bak Buralar bizim Kıyı bucak süpürülmüş Havalandırılmış Anlık itminan Ebeden ecdad Günahsızlık adına Serinlik hesabına Derindir odalar Bu iki odanın Daha derini yok İçlerinde bir biçimde Kıvrılınıp bükülünerek Ne Maurice Merleau-Ponty Ne Albert Camus okunmuşsa da Müsait buralar intihara Vukufa şayan bir şey yok Hürleşip yaşamaktan başka Sade kahve ve geçen gün şu bana Çimdikleyerek beni çıtlattığın Islıklayarak kişneyivermeden Mö me mu kinaye Zülkarneyn’e mahsus saye Rakam kalacak iki hanede Kalacak iki oda vakfedilmiş olarak Terke maruz bırakılarak tereke yaşantıya Ben merak içinde hep zarureten Burada kalacağım arada Bu ara dayak Burada âdet yerini bulsun diye Bulvarlarında tanıştırılmamak El sıkışmamak hanelerinde Yanlarına varmak Onlara bulaşmak mı Haşa Sümme haşa Gitmeyeceğim Kalacağım yüzsüz değilim Kalacağım kavil yerinde İpek mendilim Serzenişim Kemerimin tokası Nakşı sedef nalınım Kıllı göğsüm Kara kıllarımla Bir tel saç uğruna Kokusu sinen Hasreti sünen Hasret-i Sünen Saçta ekmek Her ihtimale karşı sustalı bir bıçak Başkalığı ihtimal o bıçağın sustalı Şırrrakk Yüzümü bende mukim bırakacak Yüzüm yüz kaldıkça Bu yüz benim oldukça Banknot bozduranların has bahçesinde Meşke yarar yüzüm olmayacak Fesâdından ellerimle mütemadiyen Yüzümü koruduğum güneş Yarın bir kez daha Sonradan Kaynaştırıldığı için Büğrü omurgamızın Bitli kaftanlarımızın Kapkara simsiyah seher sularında Güllü katranlı aşı boyalı kalyon yüzdüren İlk fırsatta tekneden fıyan kaptanlarımızın Üzerine doğacağına inanılan Kurtarıcı sanılan Kelin merhemi Olarak anılan Öfkesine kul olunan güneş Yakıp yüzümü çatlatmayacak Yüzüm ısınmayacak Don aylı dolarlı dolandırıcı Çilingir dolaylarının piçi avuç içi Karabekir Paşa Kars’ı veya elin tersi Hiçbir sebeple ısınmayacak yüzüm Üzüm olmayıcak bozum Elini yüzünü Suyunu sıkanı sıkacak Koruk tuzlanacak.
Kemgöz Mahallesi Kel Maymun Sokağı Kırk Bir Numara Orada Gömleğin yakası Sabun enlemesine sürülüp Soğuk suyla yıkandığı bir sırada Kapı çalınsa Mütereddit Ürkek Ola ki pişmanca Tık tık Tıkı tık tık Çata çuta pat küt İki böğürden eller çaprazlama kurulanarak Gidilip bakılacak Ooo... bir bakılacak bahar gelmiş Bak şuna Hele bir bak şu bahara Gelmiş dibine burnumuzun Dipse diplerin meşkuku Dibinde burnun yumurtaysa kapıda Gelenin don lâstiğini ceng-elli-yineyi Traşsa bununu seyyara seyyare Satıveren işportacı kısır köylülere Yankesici çingenelere dünyada hiçbir Kimsecik kalmamış güya da seni Satacak torbalı dilenci Bitişik (üç parmak yeminli) İzci Muzaffer (açık iki parmak) Yavrukurt Yavru Zoro Jack-o-Lantern Karın Deşen Jak Zümrüt Karası Ejder Çöpçülükten yorgun Alelâde bir hortlak Okuma yazma bilmez Aç karnı Siktirici samit Karnın mahşer günü kasığa yakın kısmına mahmuz Dürten süvarilerden bir tanesi Azrail Or an unbelievable messenger from outer space Olmadığına kat’iyyetle emin ki Etvar ü eda vü hıramla Bu davetsiz ima bizim evet bizim komşu Kapıbirkomşu gerçi ama Gözüm bir yerden ısırıyo dencek ya nerden Vazgeç iki gözüm her defasında bu şüpheye Mahal vermekten Mahalle bizim mahallemiz biz de Her ne kadar biz olamamışsak da bizciyiz Bizci bizbizeci bizimkilerden biriyiz Biz batırıp sivrilip sivricik sivrilik Harem bildiklerimizin Haram yediklerimizin Cânib-i câni-i muhteremlerin Muhallebicisindeyiz Nevbahar geldi beyim şimdi sırası mı Kıyması bol puf böreğini tahtaboşta tek başına Gövdeye indirmenin İşi gücü bırakacaksın hemen Hatırlayacaksın nasıl gider tavuk göğsü Üstüne dondurma Adım gibi biliyorum avcumun içi gibi Bu civarda civarların cidarında Elimle koymuş gibi Burama kadar doymuş gibi Yutmuş Yutkunmuş gibi nişastalı kapsülüyle O yüzparadan da kocaman O çizgisiz faniladan da beyaz Yusyuvarlak Gripin’i İki katlı ahşap ev Peykeli hayat kilimli sofa serin taşlık Çiğdem nergis ballıbaba Nah böyle böyle papatyalar Gülhatmiler gırla Gevşet kemeri uçkuru çöz açıl ilik Biraz zorlansa da Kaparozcu odacı neyine gerek Kendir tohumu müptelası hademe Yok artık ihtiyacın Bisiklet çamurluğuna Burnunu bariz biçimde Kıvırabilirsin ironik ressamlara Yükseklerde senin gözün Eni konu benim harcım dersin Bir onto-realist-metafizik baharatla Karılsın üç aşağı beş yukarı karılacaksa Anlayın beni Zorundasınız yazda Rutubette hararette normalden uzun bir bardakta Kış günleri artık birer içkin yansıma Zoru zoruna kaldınız beni anlamak yazında Bakın nelerim Nerelerim var benim Ruhumu okuyun Parmaklarımın Çiziklerini sayın Boğum boğum Hop hoop Etrafa Başçavuşun katırına rastlamak kastıyla Hava bulandı hava alaca alık alık bakmayın Ananız sizi ne gün için doğurdu İşinizin adı ne Beni anlasanız a Bayılıyorum bitiyorum hastasıyım Fitim ben efendiler rakama istatistiğe ihtimaliyata Kar babam kar helvayı dut pekmezi bulursan Kır babam kır belini bir öne bir arkaya acıtmadan Kır saçlar kır atlar kırdır aylar öncesinden Tekaütlük sebebiyle elinde tuttuğun Uğrunda ömrünü çürüttüğün çeklerini Devlet tahvillerini L salon dördüncü kat Çatı olmasın ayak altı da olmasın Daire al Caddebostan’dan Şıra boza üzüm suyu iptida iptila Funiculi funicula Aç gözünü cancağzım Kanmaya kalırsan tüccar takımının yavesine Haline doğrusu pek acırım Geldi bahar Kiraz çıktı Baş gösterdi yoncalar Gevezeliği Cerbezeyi Çeneyi bırak Yine baş kaldırdı Yunan Artık kendi seyrin kendi kendine seyran Yırt kefeni havzın kenarında Şark hizmeti biteli yıllar oldu Kondun kondurdular seni Düşündüğünden daha da üst Bir kadroya Şark diyorum ne Çin ne Maçin Filmi gelmiş Madame Bovary’nin Pasaj Sineması’na Ayırt yerini locada Fil mi gelmiş Engürü kıtasına Adını Mohini mi koymuşlar Çiftlikte miymiş sütünü içip Yoğurdunu yediğimiz anakarada Modası çabuk mu geçermiş pembesi Poplini gömleğin Gerçi artık çok satılan kitapların Çoğu gömleksiz Sen bakma onlara Başkalarına bakmana ne gerek Şahsın itibariyle seyelansın Kendinsin hep kendinin kendini Zırt varış pırt dönüş hızlanış Avucuna kıymığın batışı Zihnine seyrelti düştüğü sıra dalağının şişişi Aksırtan tatlı biber geç çiçek açmış armut dalı Gelinciğin zambağın ıtırın şebboyun bini bir para Artık uzak sana Aşure zencefil tarçın boyalı yumurta Kantar kile kara okka yarım arşın Uzak mı uzak Uzaklaştı hububatla dolu rutubet kokulu hanlar Pertevi pervazdan huzmeli Top yünlü top kaşmirli top basmalı hanlar Bez parçalarının süratle toptan koparıldıkları Sırada yakın bir cayırtı Yayan anlar Yakın terazi kefesine süratle bıraktıkları Kese kâğıdının mabadına karton yapıştıranlar Şantajcılar yedek parçacılar komiler âhu gözlerini Zil çalmadan yarım saat önce Akraba istifçiden âriyeten aldıkları torpili Torpilleri kullanarak açanlar Ne korku Mozart’ı öldürdükleri halde Ne de merhamet tocata ve füg Dinlemişliklerine rağmen Uyandıranlar yakınımızda Parisli Kadın taşrada yakınımızda Hindistan Uçan fil Dumbo’yla sen açıl Neme lâzım kirpiklerin ve dudağınla Arapsaçından börek radikadan salata Ayak yağından sabun yapanlara Nanelere açıl reyhanlara aç pergelleri Ölç yamacı perspektifi hesapla mühendis ol Dağ çeşmelerine uğra Kuzu kulağı topla Artık Napoliten mi olur kürdili hicazkâr mı Şarkıların gün ışığı görmemiş Apak alçısı senin dilinde Varsa bir mania o da hicabımdır Deyip lüzum yok ezilip büzülmene Alçı çok su emer emme Birinde var belki özür Biri mücrim biri câni biri yalan söylüyor Kusuru samur kürkle kapatılan yamukluğu Hinoğluhinliği biriciliği birilerindenliği Biri kalleş biri sümsük birisi aramızda Silahlı Kuvvetler sigarası umma Kapatıldığında katıksız hücre vesikasına Haysiyet fukarası niçin kurs görsün Tahkiye yok demektir ihanet varsa Saltık sahtekârlık staj gerektirmiyor Biri pasa bize kelek atıyor Belli ki biri gerçekten kabahatli Var mı sende o biri olma ihtimali Hani bayılırsın ya sen ihtimaliyata Âlemde bir sen mi kaldın zanlı Erkeklik ölmediyse efeeem Efelenmek bir sana kaldıysa Diyor iseler Diyorlar ise Bakar mısın delikanlı Yük Sele Mez misin meze misin baharla Dalmaya kavuşmaya maya ısırmaya Meylet ter silici muştuların reçinelik İncik boncuk neyine Neyse âdâb-ı muaşeret onunla soğukkanlıca Merasimleş ve göze gösterme leşi Renk verme Düğüm düğüm içeriden devam edeni Yayılmış olanı katla Önce bölük bölük Sonra bölüm bölüm Parçalarına ayır taşacağını sezdireni Ey zevk Ey yumruk kanı zevkle şorlatanda Ey cinayet lezzeti Ey katliam tabur tabur Ey tambur tumbur ihtilâm Öldür Öldür can çekiştire çekiştire Hayattaki en iyi yeri Dolusavak bileni Outlet gelsin testi kırılıversin Testeren dert görmesin Alttan alta işmar edeni kilitle Edep sensin insiyakınla Şenlensin ağaç kabukları Kürek sapları aslanağızları yassı çakıllar Hanlar uzak uzak uzak uzak su alan pabuçlar çivisi batan Rüya uzak sonsuz engin sular uzak şuur altında yatan Geldi bahar bentleri bağladı altmış altıya Altmışdört kaldı sekiz kere sekizde Yüreğin hop ediyor Edecek Etsin Küfünü dikkatle ucundan koparıp kenara bırak Pasını ıslak bir tülbentle sil İçinde sakın bunun acısını bende bırakmazlar Korkusuna sakın diyorum Yer verme Bahardır bil Karnımız zil Bahardır bil çalmakta olan kapılarımızı Karnımız zil çalmaktadır Davullardır kafamızı gümbür gümbür Gümbür de gümbür patlatıyorlar Şuur ise Kapıyı çalan ya şuur ise Çabuk o okuduğun şeyi kapat Kanepenin altına at Kapıyı şuurun çaldığı Bizden ne ile kim ile nasıl saklanmaktadır Hafızanı arıyorsan var Çin’den işkencen olduğu kadar Haysiyet gaspetti isen senliğinle Sende Bursa dokumaları kadar ondan var Sızlanan vicdan değil meczup yâr Bir burnu sızlayacak varsa o da yâr-ı gar Sevgilin budunbilim araştırmacısı bile değil Kimmiş sana çelme takacak Lâftan anla Canını sıkma Ben hepsini ayarladım Kuş sütünün dükkan kirası Vermeyen yine de tezgâh açan emvâl satıcıları Masrafa kıyıp bir her kavimden Her ırktan bir de erkete Kiralamış muahede imzamışlarsa Onların alayını bizzat ben cezaya çarptırdım Mümessilin oymak başının Teneffüsü kooperatifte geçirenlerin muavin muavinlerinin Hepsinin hepsinin tastiknamesi hazır İkmale bıraktım iç gıcıklayıcı fuhşiyatı bütün yazı zehir olsun.
Kemgöz Mahallesi Kel Maymun Sokağı Kırk Bir Numara İki haneli bir rakam İki göz oda Orada Bir sepet vişne helâlinden Bir kalbur dolusu dut hayırlısıyla Mekânsa mekân Hem hayat hem sofa hem serin taşlık Bedava Her masalın sonunda Sanki babamızın malıymış Anamızın ak südüymüş de Hoppadak çıkıverdiğimiz kerevet Bî-bedel hepten bedava beleşin de beleşi O hiç para vermediğimiz kerevet tertemiz Kerevitle karıştırmayın Puşkaş Macaristan 3-1 yenilse de İspanya’da Kırlent yastık yüzleri çamaşırlar Sakız gibi Dış ticaret açığını kapamış Borcunu ödemiş son kuruşuna kadar Tertemiz gayet hafif Eve kadar çişini tutup Çapa çapa daha sonra Çember çevirmek için kendini sokağa atan Yaşıtlar akranlar ve bil cümle kadim Kazaya uğrayan müsecceller gibi Tüy gibiymiş Şalvarın veya cepkenin değil Mavi tulumunun cebini iskandil edip Şıkır şıkır saymış paralar bütün O safran sarısı altın liralar Üzerlerinde tuğra nakşedilmiş olan Sünnet çocuklarına üzerlik olan Esamisi okunmaz okunamaz yanında bu ödemenin Yatırdığı Ren nehrinin defaten demokratik hayata Merkezî despotluğa taksit taksit Eyfel kulesinin But the point is Nazar bir kere değmiştir Değmiştir baharı Yunancadan Arapçaya oradan da Gerek Latin ve gerekse Cermen kökenli lehçelere Deyiver her modern Avrupa lisanına tercümesiyle Meşhur ettiğimiz kim varsa Kimin varsa kimliği kimse kilimciynen kör hacı Une hirondelle ne fit que du printemps Oraların hanların nazarı değmiştir Değmiş çarpmış yıkmıştır Nazar çarpıtmıştır tuğrasız her yakaladığını Biz zaten yapıyoruz yapacağımızı Kızın gönlü olmasa da Babasını ırgalamazsa Bana mı dert Demek ki herkesin bir Ancak bir sadece bir Bir biricik bir tek hayatı ve onu Nazara uğratmaktan Kaçındırmanın tek yolu var O yola girdiğin zaman Hangi yolmuş görürsün Zorla güzellik nasıl olurmuş İşte tam bunu hatırlatmak Pulları dökülmek İçimize kıymak Kıymaya kıymık un ufak kemik parçaları Kulak kiri apsent pelin çıraklığın iffeti Ahbap zulmü kurum merhameti Mamak’ta trene Mamak’ta trenden atlamak Wisconsin’de trenden trene atlamak Binin bilin dilin tiling tiling Kimi kayırdığını saklamak İçin çalar Bahar kapıyı.
Kemgöz Mahallesi Kel Maymun Sokağı Kırk Bir Numara İki haneli bir rakam İki göz oda Kılımı kıpırdatmadığım Gölgelerimin hızlı hızlı gezindiği orada beni Ne topacım ne kırbacım ne dadımdır bekliyor Ben orada binlerce tonda Yankılarım gölgelerim kaşıntılarımla Topaçsız kırbaçsız ve dadısız bekleniyorum Beklenişim harikulade Aliyyülâlâ serzenişim Şikâyetsiz gökgörmemişlerin Mahrumiyetini benim çekmeyişim Olacak olsaydı bir topacım bir kırbacım bir dadım Gülerdim kendime Kahkahalarla gülerdim Katıla katıla Tutardım kasıklarımı ve hemen arkasından koştururdum Halâya giderdim kimsenin olmadığı bir yer Ucube binalara rağmen Hâlâ kaldıysa kaldırıldıysa Heben aufheben come prima Çoluğu çocuğu hısımı akrabasıyla Avrupa’ya taşınmadıysa Niye niyetine Allah’a yalvarmaya Yarabbi ne olur hiçbir Ama hiçbir bakımdan Beni onlara benzetme diye Dua etmeğe Rabbim Aralarındayım Bir tutmayasın onlarla beni Ben bitecik bunu niyâz ederim Çünkü ben tarağın kopmamış En acemi en sakar en kolay inanan En bereli dişi dileği göllü dilekçe Çileli çilek ben Hezarfen Değilim Ben Kıyam secde bilirim Rükû bilirim eğilim.
Olacak olsaydı bir topacım bir kırbacım bir dadım Gülerdim kendime Güldürmezdim kendime Sevdiklerimi ise güldüremezdim Soğansız lâhmacun Sosyete mantısı Değil benim trendim Benliğim neyse oda Oda kalmışlığım oldu Sabit musır kinli.
Onlardan biri olsaydım İlk duyan ben olmayacaktım Baharın İlk olsa da baharın Son olsa da baharın Kapı tokmağına asıldığını Halbuki bakın İlki var sonu var Ortabahar diye bir şey var mı Hani itikatta iktisat Bunun neresi kârlı Erciyes Süphan Ağrı Hepsinin tepesi karlı Ya delidir ya çirkindir ya fakir Aklını takıp ilkliğine baharın Baharın sonluğuna takıp aklını Şartlar ve meblağ ne olursa olsun Geldiyse bahar çalar kapıyı Hem hangisi biliyor musun Hep ortancabahar çalar kapıyı Demek neymiş Neresine değmiş Dökülmeyecek kadar Düşürmeyecek nispette eğmiş Her hal ü kârda marifet İlk ve son tu tu tu Alfa ve omega langur lungır lök Teşhisten imtina bir dirayetmiş Şuna baksana Bahara baksana Anne bahara baksana.
Annem söylemişti Büyük sözü dinlerim Tertipli ol Aklını meydanda bırakma demişti Aklın da vardır demişti annem Necasetten tahareti Farzı vacibi sünneti O yüzden fırsat bulur bulmaz ben Aklımı yıkarım Yağmalanamaz çünkü Yıkılmış akıl Hayatını yaşa derler bana Nişantaşı’nı terket Banliyöye takıl.
Mutlakiyet güzelliğin gerekçesidir -Bildiniz nasıl da bildiniz Geçerliye gerekçe getirilebiliyorsa Ona hisse tahsis edilmiş demektir -Emriniz olur emredersiniz Gurur darbelerine maruz kalan kim olursa Kaleyi içten fethe yeltenmelidir En içinden gayet içten Ya delidir ya çirkindir ya fakir -Kerimem cariyeniz.
Bak sen çalarken kendi aklını Kurmadığın saat çalıyor Vuruyor kaçı vuruyorsa vuruyor saat Vurguncular piyasayı yorumluyor Tesadüf bu ya müteradif vuruluyor Tahta bahar kuruluyor Çicek açmış dallara tahta denilmiyor Kaçtı tahtadandı benim atım Yine de kaçtı Ben kurşun askerdim Yine de vuruldum Eski hikâye Eskici hikâyesi Kurşun askere kurşun.
Atım kaçtı ben vuruldum.
Bahar beni cinayete taşıdı.
Cinayet tamire muhtaç dedi bahar Elin değmişken benim çıkardığım sese Dokunmamla kapı tokmağına Şuna da bir bakıver Nefer onbaşı çavuş Olmasan da Karavana mukabili talim et Bir de selâm çakıver Delisin sen dedi bahar Deli çirkin ve fakir.
Bre be bahar Aklı uçkurunda divan şairi mi sandın be beni Hangi aklın imkânı dahilindedir cinayetin tamiri Bahar ikrar etti Bahar tekrar etti Cinayet tamire muhtaç Cinayet tamire muhtaç Cinayet tamire muhtaç dedi Dedi bunu Dile bu kadarını getirdi Bahar söyledi mart nisan mayıs Bahar söyledi eylül ekim kasım İlkbahar söyledi Sonbahar söyledi Cinayet şöyleydi Martındı dedikleri cinayet Aslına bakarsanız Kedilerin müfritliği Bir cinayet martınır mı? Nisanda iç bayan cinayet Temkinli şaşırtıcı ılıman Orta haliyle şaman Nisan ne yapsın martı Martı ne yapsın nisanı Kokunun envaını câmi Mayıs cinayeti.
İşte görüyorsun bir sürü lâf Mevsimlerin baharların bile eski tadı kalmadı Handiyse bu gün mayısın son haftası Yazdır lâkin rika tarzı pastırma yazı Üstüne hafif de olsa bir şey almadan Çıkamazsın dışarı Çıksan bile dışarı Seni yoldan çevirir kırıtkan tomruk Gazoz ısmarlar sana nanemolla palanga Hayat bunların hayatı Benim hayatım değil Bunlar kendilerine kendilerinden geçerek Bezginlik aşılıyor insana Ben de bıktım Sıtkım sıyrıldı Olacağından değil ama Olur dedim bahara Olur bakarız cinayetin icabına Olur dedim sırf bir mevsime hitap edebilmek için Olmaz deseydim Belki bahar ben baharı hiç işitmemişim gibi yapacaktı Kaçırır mıyım fırsatı Ömrümde ilk o gündür O gün hiç geri gelmedi bir daha Ömür benim niçin ömrümdür ve bahar Nedendir muhâtabım Yürrü be taş arabası Küle batmış hıfzında tüten izleri paklat Tersin de bekletme caniyi canileri Sana ne York’un ne Amsterdam’ın yenisi çemenzar.
HAMİŞ
Ucu süslü kırbacımla Döve döve döndürdüğüm bir topaç Bende yoktur diye Bir sebep mi bulacaktım Resmî makamlar marifetiyle Kendimde bir eksiklik hissi uyandırılmasına Devlet devlet olmadı mı milleti soluksuz bırakanda Olmadı desem hani bana birlerden gizli diğerlerden açık oturum Beni bu güne zanneder miydin ki kordu şuara-yı Rum?
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
22/8/2009 - EDİP CANSEVER / KAYBOLA |
Sana her zaman söylüyorum senin yüzünde gülmek var Bakınca bir yaşama ordusu çıkıyor aydınlığa Bir çiçek geliyorsun yer altı çevresinden Bir kartal gidiyorsun çıplağın ayaklarla Şimdi bir pembeyi kovuşturuyor Omzundan yukarıya üç polis Deli ediyor onları saçlarında Bir karanfil çok Bir karanfil azala azala.
En saklı yerlerinden en güzelliğin çıkıyor Ansızın doğan hayvanlar gibi güzel Bakınca bir şiir canlıyorum dünyaya Yapılan bir şeydir şiir, yuvarlak, kırmızı, geniş En genişi en kırmızısı o ezilmişler katında Şimdi bir gizliyi kovuşturuyor Gözlerinden içeriye üç polis Deli ediyor onları mısralarımda Bir karanfil az Bir karanfil çoğala çoğala.
Bilmem mi ellerin vardır, umuttan yuvarlar çizerler Bakılan bir şeydir el, boşluğu dengede tutan Bir uzantıdır işte umutla insan arası Bir yönüdür ne belli, görmekle anlaşılan Geceden gün yapılan o sevişme yakınlığında Şimdi bir sevdayı izliyor Uluslararası üç polis Deli ediyor onları sonsuzda Çok isimli bir çay Çok yuvarlak bir masa.
Sanki bir tarih içindeyiz, günaydın minyatürler! Üç köle uzanık bir dünyayı imzalayaraktan Ansızın dört köşe, ansızın ehram En duymalı yerlerinde bir sessizlik Güneşin çok parladığı bir arka Başları dünyadan dışarıya sarkıyor Bozgunda çiçekler örneği duyulmaz bağırtılarla Şimdi bir tarih sürdürüyor Şimdi bir tarih sürdürüyor Yüzünün gizlerinde üç polis Deli ediyor onları Mısır'da Bir insan az Bir insan inana inana. Duymakla atların çıngıraklarından duyduğunu Bir ateş yakımını dağda En korkulu çağ bu, onu altımızdaki şehirlerden çıkarıyoruz Küflü ev süsleri, geyik durmalı bir hayvan Bizi bakmaya zorluyorlar ayrıca Şimdi bir aydınlığı durduruyor Beyazlar giyinmiş üç polis Deli ediyor onları boşlukta Bir pencere az Bir pencere kaybola kaybola. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
9/8/2009 - Engin ARDIÇ / Tepkinizi görelim yavrular |
Yalçın Küçük'ü bilirsiniz, kızıl boyun atkısıyla, kalpakla ya da Lenin kasketiyle dolaşan "egzantrik" bir adamdır... Kitapları genellikle bin sekiz yüz sayfa çeker, Küçük de içeri girip girip çıkar...
Kimileri onun hakkında, "hakaret davası açacağım ama cezai ehliyeti çıkmayabilir, beraat eder, onun için hiç uğraşmıyorum" demişlerdir.
Bu adam Ergenekon davasında yargılanıyor.
Kitaplarını okumadım. Zamanım değerli.
Ve de pişman oldum, meğer ne "incileri" varmış ne incileri...
"Emperyalist Türkiye" diye bir kitabı varmış örneğin... (Yahu biz emperyalizmin pençesinde kıvranan mazlum bir ülke değil miydik, şimdi de tam tersine emperyalist mi olduk)
Bu kitapta Atatürk hakkında yenilmez yutulmaz laflar var.
Profesör Küçük, Atatürk'ü "İngilizler'in adamı" olmakla suçluyor!
İddiasına göre Atatürk, Sivas Kongresi'nde de "mandacılığı" savunmuş! Herkesle birlikte kongrede bu yönde oy verdiğini söylüyor.
(Bu mandacılığın mandayla mandırayla ilgisi olmayıp, bağımlı bir yönetim biçimi olan Fransızca "mandat" kelimesinden gelmektedir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bizden koparılan eski topraklarımızdan Filistin ve Irak İngiliz, Suriye ve Lübnan da Fransız "mandat'sına" girmişlerdi.
Bildiğiniz sömürgenin kibarcası... Bizde de "Amerikan mandat'sı" isteyenler vardı, en başta da ünlü Halide Edip Hanımefendi, hani "cumhuriyet kadınlarımızdan"... O kadar cumhuriyet kadınıydı ki, cumhuriyetin on beş yılını kocasıyla birlikte yurt dışında sürgünde geçirdi, çünkü Atatürk'e "diktatör" demişti. Yurt dışında doğrudan İngilizce olarak yazdığı "The Turkish Ordeal" isimli kitabında Atatürk'e en ağır saldırıları yöneltti, sonra Türkiye'ye döndüğünde bunun Türkçe çevirisi olan "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabında o bölümleri sansür etti... Cumhuriyet kadınıdır, şimdi defilelerde falan canlandırıyorlar...)
Bakınız, Yalçın Küçük de Atatürk için neler demiş: "Kendine güveni olmayan, kıstırılmışlık kompleksi içinde, kuvvetlinin önünde başını eğen, hep bir koalisyondan diğerine kayan, gücünden emin olduğu zaman eski koalisyon ortaklarına son derece acımasız"...
Yuh!
Bakınız daha başka neler demiş: "Çok vesveseli, kompleks içinde yaşayan, sevgisiz bir insandır.
Annesini sevmez. Annesinin cenazesine gitmiyor. Sevgisiz ve acımasızdır. (...) Sevgiyi bilmeyen, acımayı bilmeyen, kimseye güvenmeyen, herkesi kendine karşı komplo hazırlayıcısı olarak gören, bir 'aydınlanmamacı' despot olan Mustafa Kemal'i hiçbir romancı ya da yönetmenin sevimli yapabileceğine ihtimal vermiyorum. En gerçekçi film, Müthiş İvan'ın başarısız bir kopyası olabilir."
Pes!
Bu ifadeler kitabında da yer alıyor, kendisine duruşmada da soruldu... Hani canım şu "Tayyip'in yaptırdığı mahkeme"(!) var ya Silivri'de, orada...
Bekliyoruz, ikide bir bize küfür edenlerden tık yok...
Biz Atatürk hakkında asla ve asla böyle sözler etmedik. Etmeyiz.
Peki Yalçın Küçük'e niçin en ufak bir tepki göstermiyorlar?
Yalçın Küçük "onlardan" olduğu için mi?
Atatürk'e bu lafları eden adam nasıl onlardan oluyor?
Yoksa onlarda mı bir keleklik var?
Yoksa bize yaptıkları saldırıların altında Atatürkçülük gayreti değil de apayrı ve çok özel kuyruk acıları mı yatıyor?
Kim Atatürkçüymüş, kim değilmiş arkadaşlar?
Haksızlığın, insafsızlığın, iftiranın, hakaretin de bir sınırı olmalıymış, değil mi arkadaşlar?
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
2/8/2009 - Gökhan ÖZCAN / Okuma Notları |
"İnsan acı çeker, ısrar eder ve talep eder. Yüz binlerce dünyaya sahip olsa da huzur bulamaz. İnsan kılı kırk yarar, bir biçimde her türlü işle ve zanaatla uğraşır; çok çeşitli görevlerle kendisini meşgul eder. Arzu ettiği arzu nesnelerine ulaşamadığı için astronomi ve tıp alanlarını öğrenir. Normalde insan sevdiğine 'kalbimin huzuru' der. Hâl bu olunca insan, başka bir şeyde nasıl rahat ve huzur bulur. Bütün bu zevkler ve meşguliyetlerin hepsi merdiven gibidir. Çünkü insan merdivenin basamaklarına yerleşip yaşamaya kalkışmaz, geçicidir oraları; ne mutlu ona ki, bu gerçeğin farkına varmak için yeterince erken uyanır. Böyle biri için uzun yol kısalır ve hayatını merdiven basamaklarında boşuna harcamaz."
* * * "Tanrım, geceyi bizim için mi böylesine gizemli ve güzel yaptın? Benim için mi? Hava ılık, ayışığı açık penceremden içeri dolmakta. Oturmuş, göklerin sonsuz sessizliğini dinliyorum. Bütün varlıklardan hayranlık duyguları yükselip birbirine karışıyor; sözcüklerle anlatılamayacak bir coşkuyla dolu gönlümü alıp sürüklüyorlar sanki. Dua ederken bile sakin değilim. Eğer sevginin sınırları varsa, bu sınırları insanlar koymuştur Tanrım, Sen değil."
(Andre Gide / Pastoral Senfoni)
* * * "Bir zamanlar kardeşime, ne zaman evde tamir işi yapmaya kalksam, işi bitirmeden tüm aletleri kaybettiğimi söyledim.
'Şanslısın,' dedi bana. 'Ben yaptığım işi kaybediyorum.'
Gülüştük."
(Kurt Vonnegut/Hi Ho)
* * * "Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini bir insan olarak gören bir kelebek mi, olduğunu bilemedi."
(Chuang Tzu'dan Herbert Alen Giles)
* * * "Masal bir adamın dört bin dinara bir kız alması ile başlar. Bir gün adam gözlerini kızın üzerine dikti, ve sonra gözyaşlarına boğuldu. Kız ona neden ağladığını sordu. Adam yanıtladı: 'Öylesine güzel gözlerin var ki bana Rabbe ibadet etmeyi unutturuyor.' Kız yalnız kalınca gözlerini oydu. Adam onu bu haliyle gördü ve acıyla sarsıldı. 'Kendine neden eziyet ettin? Değerini düşürdün.' Kız şöyle karşılık verdi: 'Bende bulunan hiçbir şeyin sizi Rabbe ibadetten alıkoymasını istemem.' Adam o gece, düşünde bir ses işitti: 'Kız değerini sana göre azalttı, ama bize göre arttırdı; ve biz onu senden aldık.' Uyandığında adam, yastığının altında dört bin dinar buldu. Kız ölmüştü."
(Ahmed eş-Şirvani/Hadikat el Afrah)
* * * "Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
Dünya ahirete nazaran bu parmağı –bunu söylerken parmağını gösterdi- denize sokmak gibi bir şeydir. Biriniz o parmağın denizden ne kadar ıslanarak çıkabileceğine bir baksın."
(Müslim ve Tirmizi)
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
29/7/2009 - Tüm Zamanların En İyi 100 Kitabı |
Liste, aralarında İngiliz Daily Telegraph ve The Guardian gazeteleri ile ABD’li talk show sunucusu Oprah Winfrey’nin Kitap Kulübü’nün de bulunduğu 10 farklı en iyi kitap listesinin tercihlerine dayanarak oluşturuldu.
Newsweek’in “listelerin listesi” olarak nitelendirdiği sıralama, farklı kitapların söz konusu 10 listede ne kadar sıklıkla ve üst sıralarda yer aldığına göre belirlenen bir puanlama sistemiyle hazırlandı. Sadece İngilizce yazılan ve İngilizce’ye çevrilen kitaplara yer veren 10 listenin ‘farklı okur tercihlerini yansıttığının varsayıldığı’ belirtildi.
1- Savaş ve Barış / Lev Tolstoy 2- 1984 / George Orwell 3- Ulysses / James Joyce 4- Lolita / Vladimir Nabokov 5- Ses ve Öfke / William Faulkner 6- Görülmeyen Adam / Ralph Ellison 7- Deniz Feneri / Virginia Woolf 8- İlyada ve Odysseia / Homeros 9- Gurur ve Önyargı / Jane Austen 10- İlahi Komedya / Dante Alighieri
11- Canterbury Hikâyeleri / Geoffrey Chaucer 12- Gulliver’in Gezileri / Jonathan Swift 13- Middlemarch / George Eliot 14- Ruhum Yeniden Doğacak / Chinua Achebe 15- Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) / J. D. Salinger 16- Rüzgâr Gibi Geçti / Margaret Mitchell 17- Yüzyıllık Yalnızlık / Gabriel Garcia Marquez 18- Muhteşem Gatsby / F. Scott Fitzgerald 19- Madde 22 / Joseph Heller 20- Sevgili / Toni Morrison 21- Gazap Üzümleri / John Steinbeck 22- Geceyarısı Çocukları / Salman Rüşdi 23- Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley 24- Mrs. Dalloway / Virginia Woolf 25- Native Son / Richard Wright 26- Amerika’da Demokrasi / Alexis de Tocqueville 27- Türlerin Kökeni / Charles Darwin 28- Herodot Tarihi / Heredot 29- Toplum Sözleşmesi / Jean-Jacques Rousseau 30- Kapital / Karl Marx 31- Prens / Niccolo Machiavelli 32- İtiraflar / St. Augustine 33- Leviathan / Thomas Hobbes 34- Pelopponnes Savaşlarının Tarihi / Tukididis 35- Yüzüklerin Efendisi / J. R. R. Tolkien 36- Winnie the Pooh / A.A Milne 37- Aslan, Cadı ve Dolap / C.S Lewis 38- Hindistan’a Bir Geçit / E. M. Forster 39- Yolda / Jack Kerouac 40- Bülbülü Öldürmek / Harper Lee 41- İncil 42- Otomatik Portakal / Anthony Burgess 43- Ağustos Işığı / William Faulkner 44- Siyah İnsanların Ruhları / W. E. B. Du Bois 45- Engin Sargasso Denizi / Jean Rhys 46- Madam Bovary / Gustave Flaubert 47- Kayıp Cennet / John Milton 48- Anna Karennina / Leo Tolstoy 49- Hamlet / William Shakespeare 50- Kral Lear / William Shakespeare 51- Othello/ William Shakespeare 52- Soneler / William Shakespeare 53- Çimen Yaprakları / Walt Whitman 54- Huckleberry Finn’in Maceraları / Mark Twain 55- Kim / Rudyard Kipling 56- Frankenstein / Mary Shelley 57- Süleyman’ın Şarkısı / Toni Morrison 58- Guguk Kuşu / Ken Kesey 59- Çanlar Kimin İçin Çalıyor? / Ernest Hemingway 60- Mezbaha 5 / Kurt Vonnegut 61- Hayvan Çiftliği / George Orwell 62- Sineklerin Tanrısı / William Golding 63- Soğukkanlılıkla / Truman Capote 64- Altın Defter / Doris Lessing 65- Kayıp Zamanın İzinde / Marcel Proust 66- Büyük Uyku / Raymond Chandler 67- Döşeğimde Ölürken / William Faulkner 68- Güneş de Doğar / Ernest Hemingway 69- Ben, Claudius / Robert Graves 70- Yalnız Bir Avcıdır Yürek / Carson McCullers 71- Oğullar ve Sevgililer / D. H. Lawrence 72- Kralın Adamları / Robert Penn Warren 73- Git Onu Dağda Anlat / James Baldwin 74- Charlotte’un Sevgi Ağı / E.B. White 75- Karanlığın Yüreği / Joseph Conrad 76- Gece / Elie Wiesel 77- Tavşan Kaç / John Updike 78- Masumiyet Çağı / Edith Wharton 79- Portnoy’un Feryadı / Philip Roth 80- Bir Amerikan Trajedisi / Theodore Dreiser 81- The Day of the Locust / Nathanael West 82- Yengeç Dönencesi / Henry Miller 83- Malta Şahini / Dashiell Hammett 84- Kuzey Işıkları Üçlemesi / Philip Pullman 85- Death Comes for the Archbishop / Willa Cather 86- Düşlerin Yorumu / Sigmund Freud 87- Henry Adams’ın Eğitimi / Henry Adams 88- Mao’dan Sözler / Mao Zedong 89- Dinsel Deneyim Çeşitleri / William James 90- Brideshead Revisited / Evelyn Waugh 91- Sessiz Bahar / Rachel Carson 92- İstihdam, Kazanç ve Para Genel Teorisi / John Maynard Keynes 93- Lord Jim / Joseph Conrad 94- Goodbye to All That / Robert Graves 95- The Affluent Society / John Kenneth Galbraith 96- Söğüt Ağaçlarındaki Rüzgâr / Kenneth Grahame 97- Malcolm X’in Otobiy. / Alex Haley ve Malcolm X 98- Eminent Victorians / Lytton Strachey 99- Renklerden Mor / Alice Walker 100- İkinci Dünya Savaşı / Winston Churchill
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
5/7/2009 - Haşmet BABAOĞLU / Sevgililer yalan, kankalar doğru söylüyorsa... |
"Ateşle barut yan yana durmaz, söylemi eskilerde kaldı. Günümüzde karşı cinsle sağlam arkadaşlıklar kurulabiliyor. Üstelik karşı cinsten kankaya sahip olmak kadın-erkek ilişkilerinde büyük avantaj. Kankalar birbirlerinden tüyo alıyorlar." Aktüel dergisinin son sayısında "Sevişmeden Birlikte Uyuyanlar" başlıklı kapak konusunun alt başlığında böyle yazıyor. Aktüel hem yeniyetme hem de yirmilerinin sonu, otuzlarının başındaki karşı cinsten "kanka"larla (yakın dost, kafa dengi, vb.) konuşmuş, ortaya böyle bir tablo çıkmış. Benim gözlemlerim de bu yönde...
Aslında bakarsanız, şimdi "tarih öncesi" ne aitmiş gibi görünen benim kuşağımda bile karşı cinsten çok yakın bir arkadaşa sahip olmak, onunla her şeyi paylaşmak çok büyük şans sayılırdı. Elbette bir gün gelir; arzular birdenbire bastırır, kıskançlıklar boy gösterir ve sırça köşk dağılıverirdi ya... O arkadaşlık nice flörtten, nice itişmeli kakışmalı sevgililikten bile daha değerli anılar bırakırdı geriye...
***
Bugün kız-erkek "kanka"lığını bu kadar çekici ve anlamlı kılan nedir? Aktüel dergisinin yazarı Sinem Barkın bu soruya şöyle cevap vermiş: "Kanka nazlanmaz, sormaz, sorgulamaz, mutlu gününde tebrik etmeyi, zor gününde destek olmayı, hatta aklından neler geçtiğini bilir." Doğru! Ama fazlası da var. Tam bu noktada yıllar evvel Sabah'ta çıkan "Sevgililer birbirlerini sıkar; arkadaşlar eğlendirir" başlıklı yazım aklıma geldi. Sevgililiğin "birlikte eğlenmek" işi olmadığını; o yüzden de ilişkilerden beklentilerimizle ortaya çıkan sonuçların uyuşmadığını anlatmıştım. Çünkü çevremdeki gençler, hatta yaşını başını epeyce almış çiftler bile şöyle yakınıyordu: "Keşke arkadaş olsaydık, ne güzel eğlenirdik ama sevgili olunca boğucu, sıkıcı yanlarımız öne çıkıverdi!"
***
Tamam da.. Kız-erkek "kanka"lığına günümüzde birdenbire yüksek değer kazandıran asıl önemli şey ne biliyor musunuz? Pek lafını etmeye yanaşmadığımız bir şey o! Söyleyeyim: Kendimize ve hayata dair gerçekleri ve doğruları paylaşmak... Oysa sevgililik, flört, cinsel beraberlik, adına her ne derseniz deyin, bu ilişkilerde doğruların büyük bölümü saklanıyor. Yalanın payı, doğrulardan daha fazla! Ya da gerçeklerden korkuluyor! Çünkü sevgiliye, doğrular bir yana, içinden geçeni söylemek bile ilişkinin geleceği açısından ciddi bir tehdit! Oysa karşı cinsten "kanka"lık öyle mi! Onun bütün gücü ve büyüsü doğruları paylaşmak üzerine kurulu... Yani.. Hep diyorum ya.. Modern ilişkiler dünyasında var bir tuhaflık! Hatta bir yamukluk, bir uyumsuzluk var! Artık ilişki dediğimiz şey güçlü bir "bağ"dan çok pamuk ipliği! |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
17/4/2009 - Hasan KÖRÜK / Terk Edişler |
Seni en son soğuk ve puslu bir kasım günü terk ettim Ne ilk olacaktı bu, ne de son Terk edişlerle dolu bir hayatta Yalnızlığıma rücu etmemin hazzını yaşar gibi oldum Yılların toplamı on bir Bir seni çıkardım hayattan bir de geçici hayallerimi Hayallerimi suya çalalı hayli yıl oldu aslında Karşıyaka sahillerinin serin esintisine bıraktım tüm rüyalarımı Tüm rüyalarım yarı kapalı bir denizin açık ve soğuk sularında artık… Dördüncü kat penceresinden son bakışını hatırlıyorum aylar önce Uzaktan beni ‘’terk et’’ dercesine perdeyi kapatmanı Ve terk ettim… Yaşadığın şehri… Tüm seslerini… Silüetlerini… Seni… Terk ettim… Ne ilk olacaktı bu ne de son Ben terk edişlerin adamıyım bilirsin Yarım bıraktığım hayatlarla kaç insan mutlu olurdu bilir misin Yılların toplamı on bir Ama sadece sen biliyorsun yaşamımdaki tüm perdeleri En son kapattığın perde bir tükenmişliğin sonucu bilirim Ama ben Kırık bir gül sapından bile mutlu olma hayali kuracak kadar umut doluyum Her daim terk edip kavuşan bir med cezirim Yokluğunun hasretinden paslı prangalar eskitecek kadar zaman tükettim Yılmadım Kalbim normal ritminde attığı zaman boş yaşarım diye koşmayı isterdim hep Bir küheylan gibi yorulmayı bilmemeyi Bir yerlerde belki de ıssız bir yerlerde çatlayıp öleceğim Yorulduğumu bilmeden yarılacağım tam ortadan Bir elimde yarım kalmış hayatlar manzumesi Bir elimde kabına sığmayan rüyalarım Ama sen bile bilmeyeceksin… Neden olduğunu bilmeden hep sorguladım nedenlerini yaşamanın Yaşamın tadını almadan yaşamamanın gereksizliğini eleştirir gibi Seni tanıdığım yıllarda rotasını kaybetmiş küçük bir yelkenliydim Bilirsin Aklı, imbat tutan bez gibi paramparça Seni tanıdığım yıllarda tercihlerim çoktu bilirsin Hep korkardım dört yanlışın bir doğruyu götürmesinden Öğrendim ki hayatta aslında bir yanlış dört doğruyu götürüyormuş |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
8/3/2009 - Amin MAALOUF / Doğunun Limanları - Kitap Özeti |
| "Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut; sonuna kadar.
Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hâle gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa, en yakınların çirkin maskeler takmışsa...
Hayat budur de,
ikinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatmaca oyunu, maskeler oyunu. Onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak, ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. "Son Kurtuluş Çaresi" yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım. Ama ahretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım."
KİTABIN ÖZETİ
"Doğunun Limanları" bir vakitler Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen addır. "Doğunun Limanları" kelime anlamı olarak "Doğunun Merdivenleri" olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı addır.
Olay 1976 Haziranında bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulunmaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu hayran bir şekilde seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve o, bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar, türlü yollarla bu adama yanaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris'te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde veya sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına da yanıt vermeye çalışır ve ona, Paris'te dört gün kalacağını söyler. Yazar ile adamın tanışması, çarşamba akşamına rastlamaktadır.
Yazar ile olayın anlatıcısı geceyi bir otelde geçirirler. Ertesi gün yazar, ondan kendi hayat hikâyesini anlatmasını ister. Yabancı adam bunu memnuniyetle karşılar yalnız, sözünün kesilmemesini yazardan istirham eder. Adamın adı: İsyan. İsyan, annesinin Ermeni, babasının ise Türk olduğunu söyler. Osmanlı torunu olan babası aynı zamanda çok zengin birisiymiş. İsyan, Adana'da dünyaya gelmiş ve daha sonra ailesiyle birlikte Lübnan'a taşınmışlardır. Babasının evliliğinden annesinin ölümüne kadar olan hayatı bu (birinci) bölümde anlatılmaktadır.
İsyan'ın söylediklerini yazar defterine not eder ve onun sözünü kesmemeye gayret eder. İsyan, Kitapdar Ailesi'ne mensup olduğu için aynı zamanda bu ad ile tanınmaktadır. O, Paris'te geçen öğrencilik günlerinden de söz etmektedir. Ne kadar başarılı bir öğrenci olduğunu vurgulamaktan da geri kalmıyor. Ayrıca, burada iç dünyasını da gözler önüne sermektedir.
Kitapdar, Paris'te Direniş Örgütü'ne girer ve birkaç ay sonra "Özgürlük" adlı gazeteyi arkadaşlarıyla beraber çıkarır. Son derece mülayim ve kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmayan bir insanın nasıl değiştiğini çok güzel bir şekilde gözler önüne sermektedir. Kitapdar, bu bölümde üyesi olduğu örgüt için nasıl çalıştığını anlatmaktadır. 1914-1918'li yıllarda yapılan savaşlardan da hatırlatmalarda bulunur. Bilinçsiz bir şekilde üyesi olduğu örgütten kendisini kurtarmayı tasavvur eder. Kendi mahallesine döndüğünde ne kadar ünlü biri olduğunu komşusundan öğrenir. Namı üniversiteye de yayılmıştır. Yani o, tam anlamıyla bir kahraman olmuştur.
Yazar üçüncü bölümde, İsyan'ın hayatı hakkında bazı incelemelerde bulunur. Fakat incelemeden öte onun anlattıklarıyla yetinerek bunları okuyucusunun, bizlerin, önüne sunar. İsyan'ın örgütteki lâkabı Bakü (gelecek, ati)'dür. O, gemiyle yaşadığı yer olan Beyrut'a döner. Limanda, aralarında babasının da bulunduğu büyük bir kitle tarafından coşkuyla karşılanır. Herkes onu övmektedir. Babası dört yıl zarfında olan biteni kendisine anlatır. Ailesi dağılmış; annesi, dayısıyla birlikte Avrupa'ya kaçmış, kız kardeşi de yabancı biriyle evlenmiştir. İsyan, babasına örgütte tanıştığı kız arkadaşı Clara'dan söz eder.
Yazar, otel odasında Kitapdar ile baş başadır. Onun söylediklerini kaydetmeye devam eder. Bu bölümde İsyan, Clara ile olan evliliğinden bahsetmektedir. 1947 yılında Filistin'in, Araplar ile Yahudiler arasında paylaşılması hâdisesinin gündemde olduğunu; Clara ile olan evliliklerinin de Yahudiler ile Arapların kaynaşmalarını sağladığını belirtir. İsyan, gençlik dönemindeki gençlere nasihatler vermektedir. İnsanın genç iken hiçbir şeyi dert etmediğini belirtir. Yalnız, yıllar geçince gençlik dönemindeki ateşleri, heyecanları da beraberinde götürdüğünü dile getirir. Gençlerin gelecekleri hakkında iyi plânlar yapmalarını tavsiye eder. Ayrıca aile içindeki uyuşmazlıklardan da yer yer bahsetmektedir.
O, beşinci bölümde babasının hastalığı dolayısıyla Beyrut'a dönüşünü ve babasının ölümünden söz etmektedir. Babasının ölümü ve eşinden ayrılışı İsyan'da ruhî bunalımlara sebep olur. Herkesin deli diye nitelediği İsyan'ı, kardeşi Salem tımarhaneye atar. Böylece ailedeki tek vâris Salem olur.
İsyan, otel odasında bekleyen yazara son akşamının olduğunu söyler. Anlatacaklarının son olabileceğini de ona hatırlatır. Kardeşi Salem, dört yıl sonra kendisini ziyarete gelir ve onu eve götürür. Ülkenin zenginlerinden biri olan kardeşi, bir zamanlar kendisini hapse atmaya çalışanlarla yatıp kalkmaktadır. Hayattan bıkan, eşine ve kızına kavuşamayan ve deli diye nitelendirilen İsyan, intihar etmek ister fakat arkadaşı Labo buna engel olur. Labo, şu sözleriyle İsyan'ı hayata bağlar:
"Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut; sonuna kadar.
Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hâle gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa, en yakınların çirkin maskeler takmışsa...
Hayat budur de, ikinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatmaca oyunu, maskeler oyunu. Onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak, ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. "Son Kurtuluş Çaresi" yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım.
Ama ahretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım."
İsyan'ın yirmi yıllık tımarhane hayatı vardır. Kardeşi son seçimlerde başkan olmuştur. Kızı Nadya, babasını kurtarmak için girişimlerde bulunur. Nadya, babasını tımarhanede ziyaret eder ve ona kitap içinde bir mektup verir. Bu mektup İsyan'ı ikinci kez hayata bağlar. O, buradan kurtulma hayallerini kurar. Nadya ise çalışmalarına aralıksız devam eder. Direnişçilerin eylemlerinden sonra İsyan, tımarhaneden kaçar, eski arkadaşı Bertrand'ı görür ve ondan Clara'nın adresini alır.
Bu son günde yazar ile İsyan vedalaşırlar. İsyan, Clara ile Horloge Rıhtımı'nda buluşacağını ona söyler. Yazar ise rıhtımın tam karşısında bulunan bir kafenin birinci katında oturup onların buluşacakları anı beklemeye başlar. Yazar elindeki dürbün ile İsyan'ı gözetler. Sonunda beklenen an gelir. Sevdiğinin yani Clara'nın karşıdan geldiğini gören İsyan'da titremeler başlar. Yazar, Clara ile İsyan'ın buluşmalarına şahitlik eder. İsyan ile Clara uzun bir müddet birbirlerine sarılı kalırlar. Bu durum karşısında çok etkilenen yazar, göz yaşlarını tutamadığını ve hüngür hüngür ağladığını da itiraf eder. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
24/1/2009 - Hasan Körük / Gecenin 'o an'ı |
Yelkenliyi tek yönlü bir şimal rüzgarına emanet etmiş, yaşıyorum. Cehennemin yamaçlarında gezinsem de, ölümün soluklarıyla yaşasam da, korkmuyorum. Bir set çektim, kalın duvarlar ördüm, dev kayalar yığdım geriye; yetmedi. Eski zaman, üstüme kabustan fırlayan hortlaklar gibi geliyor. İleriye doğru kaçıyorum. Eski, başaramadığım bir hayatın enkazı ile dolu. Arkaya bakmadan yürümeye başlamadan evvel çok kalpler kırdım, biliyorum. Sparta’nın adam yutan kuyuları gibi karanlıklara attım sevdiklerimi… Şimdi hicranlarını basıyorum bağrıma. Hıçkırıklarına bir yakalansam kırdıklarımın, dalgalarında boğulurum gözyaşlarının. Sırtımın tam orta yerine bir hançer saplandı hayatın tam orta yerinde… Kalan ömrüm o hançeri çıkarmakla geçecek biliyorum. Acısı iki ömür bırakmayacak beni. İki dünyam yakamdan asılan günahlarımla perişan. Ne ben kaldım artık geride, ne de benden kalanlar kaldı. Hançeri çıkarmak için değil çıkardıktan sonra yapacaklarım için yaşayacağım. Sevgiliye; Seni son gördüğümde uzaklardaydın. Suya yansıyan siluet kadar belli belirsizdin. Anlamı kayboldu artık seni hissetmeye çalışmanın. Bir temmuz günü hissetmiştim sıcaklığını, bir şubat soğuğunda çöktü yokluğun üstüme. Alacakaranlıktaki bir gölge gibi kaldın bakışlarımda. Hoyrat bir efendinin gül goncasına aşık olması kadar yabani artık sana olan muhabbetim. Fetret zamanlarımda çareyi sensizlikte ararken ey sevgili, seni hissetmenin artık gereksizliğine inanır oldum. Sana bakıyor ve kıvranan vücudumun acısından kanlanıyor gözlerim. Beynimi sarsan o derin sessizlik uyutmuyor artık geceleri. Karanlığın içinden fırlayacak bir ışık arıyorum ıssızlığı yaşadığım her gecede… Artık yanı başımdaki insanların sıradanlığı üzmüyor beni. Eskinin düşüncelerini terk ettiğimden beri yeni bir doğumun sancısı ile kıvranıyorum. Her gece bir an seni düşünür gibi oluyorum. Saate bakmadan aklıma geleceğini ve uyanacağımı biliyorum artık. O saatte bir sen oluyorsun bir de ben... Sevgili; Seni her zaman düşünüyorum diyemem. Hayatın çirkin meşgaleleri var. O çirkinlikler için de yoksun sen. İleriye ait hülyalarım, gerçekleşmesini umduğum rüyalarım var. Geleceğimde olmadığın gibi o rüyalarda da yoksun sen. Sen sadece gecenin bir yarısında, geçmişin sıkıntısını unuttuğum ve geleceğin ümidini yaşamadığım bir anda varsın. Çünkü artık ‘o an’lıksın. ‘O an’da aklımda olman yetiyor bana. Çünkü senin de dediğin gibi bir zamanlar, sen; üzerinde hayaller kuramadığım tek kişisin. Ne dost, ne düşman, ne yaren, ne de herhangi birisin. Sen ‘o an’ aklımda olansın. Ne varlığını kaldırabilmişti ruhum, ne yokluğuna alışabildi… Sen zamanın içinde akan kararsızlığın dayanılmaz sonucusun artık. Hayata; Yaşlandığımı söylüyorlar. İhtiyar diyorlar. Ben daha hayatın yükünden kurtulup da dünyanın yükünü yüklenemeden çökmüşüm ya, ona yanıyorum. Gazze’nin acısından ziyade bir kulun yokluğuna üzülürüm şu vahşi çağda, budur işte talihsizliğim. Kim bilir Mefisto’nun vesvesesidir belki de sadece aklımı kemiren bu anlamsız kuruntular. İbrahim’i ateşe atan mancınık celladı gibi hissediyorum bazen kendimi… Nerde duracağını bilemeden rüzgarın yalpaladığı, sersem bir köle gibi… Arkama dönüp baktığımda, yırtık ve yarım kalmış hayatlardan başka bir şeyimin olmadığını fark ettim. Yitik ve kirli zamanlar. Yeni bir sayfa açacak defteri kalmamış bir ilkokul çocuğu kadar mahzun oturuyor gibiyim. Yakamın düğmesi kopmuş ve elimde. Önlüğüm kirli. Ayakkabılarım yırtık. Silgim erimiş. Kalemim bitmiş. Çantamın kenarından fırlayan eski bir gocuğumla, içinde boş ve beyaz bir sayfa bulamayacak, gözü arkadaşının elindeki misketten ziyade yüzündeki mutlulukta olan çocuk gibi taşın üstüne çökmüş, gözü dolmuş vaziyetteyim. O çocuk öyle belki kısa bir zaman kalacaktır ama, ben ‘o an’ı yaşamaktan bir türlü kurtulamıyorum. Sevgiliye sesleniş; Gecenin en ölü zamanında seni ‘o an’ düşünmekten başka yapabileceğim bir şey yok. Bir silkelensem, günahlarım ateş kazanlarını doldurur biliyorum. Geçmişte prangaladığın vicdanım esaretinden bizar durumda. Mağaraya çekilip üç asır geçmesini mi beklesem acını unutmak için bilmem ki? Yaşamım Kıtmir’i imrenmekle mi bitecek bilmiyorum. Gecenin en kuytusunu yaşamadan, kalan vaktimi yaşar gibi yapsam, anlamsız bir burukluğa bürünür kalbim. Biliyorum. Kısa bir anda uzun bir zamanı yaşayacak gibi olsam, ‘o an’ı, gecenin ‘o an’ını biraz daha yaşamak isterdim belki de. Sevgili; Seni unutmak mı? Uğraştığım, belki de başardığım ama yokluğunu kabullenmeye alışamadığım tek şey… Kendime; Az evvel kirli bir defteri daha kapattım. Yine kaybettim imtihanı. Yine sonucu hüsran olan bir dönemi bitirmek zorunda kaldım. Yine yılmadan, bıkmadan, usanmadan yeni ve sonucunda hüsran yaşatmayacağım bir yaşam parçası için fırsat kollamadayım. Bu sefer tereddütsüz yürüyorum. Giderken geldiğim yeri kaybetmemek için geriye dönmek için bilmeden bıraktığım tüm izleri siliyorum. Bir ileri bir geri yapmayacağım. Tırmandığım ipleri aşağıya attım. Ya Endülüs olacağım ya da kayıplara karışan bir sürgün. Geriye baktığımda yanık gemi harabelerini ve üzerine sıkıntılar çökmüş ruh parçalarını görüyor olacağım sadece. İleride şeytanlardan kurulu bir ordu. Üzerimde bir ihtiyar beden ve içimde hala başarmayı uman bir ruh. Daha kendini aşamamış bir ben, nasıl dünyanın büyük sıkıntılarını aşmak için mücadele edecek ki? Önce bunu çözmeliyim. Gecenin en koyu ‘o an’ını seninle yaşadıktan sonra süresi belirsiz bir an kalacak geride. O ana da bir ömrü sığdıracağım. O ömür sensiz olacak. Şeytanlarla dolu yolda, omuzlarına iblis çöken bir günahkarda olsam, ruhumun heybelerindeki mücadelenin şehvetiyle başarmak için yaşayacağım. Tüm kararsızlıkları ve tereddütleri zamanın hesaplanamamış parçalarına terk ederek… Kendimi kurtardıktan sonra sıra kurtaramadıklarıma gelerek. Hasan KÖRÜK Ocak 2009 |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
Güncel Yazı Arşivi...
Kategoriler
Arkadaşlarım
• bizimada • sufiyane • Blogcu Yardım • urazz
|