endina / bir yaşam sorgusu

29/8/2009 - Hasan KÖRÜK / Kışladan kış gününe mektup…

Kategori: Guncel

Öğle vakti. Yemek yemekten vazgeçti. Arkadaşlarına Ramazan’a hazırlık dedi, ancak içindeki iştahı kovduğundan kimseye bahsetmedi…

Sezai Karakoç’un Mona Roza’sını okurken takıldı gözleri… Takıldı ve beyninin o an dünyadan koptuğunu hissetti. Önce ve sonra yoktu… O an vardı… Erkin Koray’ın ‘’Anma Arkadaş’’ şarkısı takıldı tek parça ve tekrar halinde bilgisayarında… Hayat 4 dakikaya sıkışmış gibiydi…Bu paradoksu yaşarken kimbilir hangi duyguların hücumuna uğramıştı. ‘’Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım’’ diyor, elleri şakaklarında Bir gün geri gelecek senden af dileyecek sanma arkadaş diyen Erkin Koray’a kulak veriyor ve o yaşam anını otomatiğe bağlamış gibi her an tekrar yaşıyordu.

Sezai Karakoç'un Monna Rosa'sını düşündü...

‘’
Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar.
Hatıralarımı birer birer yakacağım.
Entarimi parça parça edip
Zehirli kirpilere bırakacağım.
Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp
Göğsüme siyah bir gül takacağım.
Batan güne doğru kurşunlar sıkıp
Kendimi boşluğa bırakacağım.
Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz...
Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım,
Siz beni ne anlarsınız siz!
Artık ben gideceğim atım kişniyor;
Bir bebek mum istiyor, bir ölü şarkı istiyor,
Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz, bir deniz;
Beni onun gözleri çağırıyor, duramam duramam.’’

Uzaklarda birileri vardı belki hiç ulaşamayacağı, ulaşmayacağı. O an onu yıllar öncesi pişmanlıklarına götürüyor, yıllar sonrasında cehennemini yaşıyor gibi ızdırabın tellerinden ağıtlar yükseliyordu… ‘’Belki olan oldu pişmanlıklardan mutluluklar doğmaz’’ düşüncesini yeniden kazanmak istiyor, ancak aklını fetretten bağımsız kılacak iradenin gücünü hala hissedemiyordu.

Önceki akşam Bob Marley’in ''Don’t Worry Be Happy'' şarkısını dinlerken aklına gelen eskileri ve eskimeyenleri düşünürken fedakarlık düşüncesini yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissetmişti.

Bir zaman sonra içinde bulunduğu kışladaki vazifesi sonra erecek, eksiye düşmüş her pozisyonundan yeni bir hayat kurmak için yoğun bir mücadele içine girecekti.

Aklının bir köşesine yerleşmiş olan pişmanlık duygusunu hiçbir zaman geride bırakamayacağını biliyordu. Bir kendisi biliyordu yaşadıklarını bir de bilmemesi gereken birileri…

O birilerinden uzakta olsa da artık bir zamanki yakınlıklarından doğan pişmanlıklar ve kırgınlıklar, ömür boyu Yaşar’ın şarkısındaki ‘’Bir günah gibi gizledim seni ,kimse görmedi seninle beni’’ sözleri gibi sadece şarkıların nağmelerinden ziyade vicdanın sol tarafındaki amel defterine şerh olarak düşülecekti.

Aklının karmaşık olması Issız Adam’daki kararsızlıklardan  ziyade, Shakspare’in Koryalanus Faciasında’ki General Marşıs karakteriyle hayat bulan kibirli askerin beis duyguları gibiydi. Kibri ve yaptığının doğruluğuna tereddütsüz inanması hayat boyu kavşak noktalarındaki yanlış tercihlerini bir bir ortaya çıkarıyordu aslında.

Geçenlerde basketbol oynamak için kışlanın basket sahasına indiğinde yalnızlığını bir kez daha tescillemişti aslında. Elindeki topla tek başına oynamak isterken uzaktan eşlik etmeye gelenleri görünce canı sıkılmış ve belki de bu şekilde yalnızlığını sürdüremeyeceğini anlamıştı. Sivil hayattaki huysuzluğu sürüyor gibiydi. Bedbin ve bencil adam, mevcudiyetini korurken burada törpülemeyi umduğu günahlarından tam kurtulamamış gibiydi.

Kışlanın ortasında binlerin arasında bir kalmak için soyutlanmaya çalıştığı anları hatırda tutarak bilgisayarında kaydettiği Sezai Karakoç'un mısralara sarılıverdi.

‘’Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!’’

Geçenlerde bir film izlemişti. Filmdeki kötü karakter hiç sevilmeyen özelliklerinin yanı sıra, eskilerden sevdiği ve hala önemsediği ama önemsemek için yapabileceği bir şeyi olmadığı birinin hastalık derecesini öğrendiğinde üzülmüştü. O kötü karakterin üzülmesi onun gibi filmlere ve hayatlara aşina olan birine bile tuhaf gelmiş olmalıydı ki, kalbi katran bağlamış insanların ‘’küçük bir kız’’ hakkında böyle üzüntü duyabileceğini hiç düşünmemişti. Kimbilir kendine bir izdüşümü gördü o filmden.

O filmdeki kötü karakterin hayatta sevebileceği ama hayatının çok az bölümünde yer almış karakteri, hastalığının sonunda işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve ailesinin yanında batı sahillerindeki kasabalarına dönmek zorunda kalıyordu. Kızın babası batı yakasındaki küçük bir kasabada uzun süre kilisede rahiplik yapmış bir papazdı. Tanrıya olan inancını sevgiyle bütünleştirerek bu hastalığın üstesinden Tanrının sevgisiyle gelebileceğine inanıyordu ve hırçınlığını bireysel anlamda nefrete dönüştüren kızını teselliye çalışıyordu.

Küçük kız ise ayakta desteksiz duramayacak halde olduğu için üzülüyor ama tek tesellisi onu hayata bağlayan yaşama gücü oluyordu. Bu kemik hastalığı yıllardır olan kalsiyum noksanlığının artmasıyla meydana geliyordu ve tıbben tedavisi için henüz somutlaşmış bir çare sözkonusu değildi... 

Bu filmi izledikten sonra gerçekte acaba böyle bir durum var mı diye düşünmeden edemedi. Kışlada eli kolu bağlı olan birinin engel olamayacağı şeyler o kadar fazlaydı ki…

Kendisi de acaba o kendini etkileyen filmdeki kötü karakter gibi birimiydi… Kendisi inanmak istemiyordu ancak kendisinin inanmaması Hiçbir zaman gerçeği değiştiremezdi.

Kötülerin her zaman yaptıkları işlerle (iyilere göre hatalarla) ilgili bir mazereti yok muydu zaten?

Prison Break’teki final sahnesindeki kahramanın(Scolfield), hayatını mahvettiği doktorun (Sara Tancredi)hayatını kurtarmak için yapmış olduğu basit kahramanlık gösterisi bile onun için artık önemsenebilecek bir hal almaya başlamıştı.

Kendisi de Scofield gibi aslında iyi görünen ama genel kabule göre kötü olması gereken bir karakter miydi? Scolfield nasıl en başta sevdiği kadın olmak üzere çevresindeki herkesin hayatını bir kişi için mahvettiyse kendisi de öyle olabilir miydi? Scofield’in her zaman yeni bir planı vardı…Hiçbir işe yaramayan, olayları daha da büyüten yeni planlar. Ta ki hayatı son bulana kadar her şey kötüye gitti. Son bulan hayatından sonra herşey süt liman olmamışmıydı?

Kendisi de öyle değil miydi ki? Her zaman yeni planları ve istemesi gereken zamanları ve beklemesini istediği insanlar vardı. Hayat akıp giderken bencilce beklemeyi isteyen biri olarak tercihlerinin ve korkaklığının mağlubiyetini yaşarken, kendisinden ziyade kendisinden ümitli olanları dumura uğratmamışmıydı?

Ölmeyi düşünmek istedi belki o an. Ama çözümden ziyade kaçmak olduğunu bildiğini bir mecraya sürüklenmekten başka bir şey değildi bu…

Hicran ve ümit arasında yaşadığı med cezirler bir ömür yakasını bırakmayacak gibiydi…

İçtima saati geldi. Tören için yürüyen bandonun yerini aldığını duydu. Kamuflajlarını giyip hislerini çıkartarak tek düzenin dayanılmaz hafifliği altındaki sürü sığlığına botlarını bağlayarak yollandı...

Esas duruşunu Alay Nöbetçi Amirine gösterirken terk edemediği hislerinin bir kısmı aklını kemiriyor ve filmde izlediği hasta kızın yaşlanan kemiklerini düşünmeden edemiyordu...

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

27/8/2009 - İSMET ÖZEL / DE LA FRAYEUR D’ÊTRE PLOMBIER BORGNE

Kategori: Siir

Bende o göz var mı
Kaçın kurrasıyım
Varsa bende sav savuracak bendelikler gözü var
Bayat bendelikler klasik yahut romantik
Bilinseydi taktik ne dehlizlerdi boylayanda
Ne tiktak ne köprüler ne sır ne sırım
Sırrımdı sazlıklar evham
Nereme çıktıysa oraya yapıştılar
Küttü kaçak aşklar konuşmaların tadı ezikti
Sık tarakla taralıydı olanca yasak sayı
Gerçekleyin bileyli
Her dem çarpık ağzı
Yeriydi kavrukçu deseler bana öyle ki
Elimle tuzak kurarak tuttuğum kavrulurdu

Bilet sindirmeme kastıyla yuttuğum
Hurmaya sarılmış karaborsalınarak
Levye elime yakışmayan kontrol kalemi
Fikrime uymayan vida
Beni nakzeden somun
Lehimlemez türden havya
Zapta yetmez kargaburun
Kerpeten raptı gevşek
Düşer kırılıverir en yaramaz parça kalır parmaklıklarda
Geçerlilik oluverir geçilmezlik benim için kavmim için
Meşkuk demiş bulundum bir kez hep öyle kaldı
Öyle bir demişim ki artık şekki bile münakaşalı
Tutmaz oldu çenesi
Şıllık manen maddeten yıvışık
Kesilecek zırıltısı beklerdim bir lâhzacık
Beklerdim eğri kemik etrafım
Gevşek kas gergin sinir
Ders kitapları imtihan arası muayyen fasılalar
Gıcırdar eksik de ondan mı bilsem tahtası
Bilsem bekler miydim camdaydım
Maliye şubesinin dershanelerinden birinde
Bir Life sayfasından aldığım gazla
Taklidini Sir Peter Ustinov’un yapışımı hatırlarım
Kurşun sıkılmışlık hatırası camlarda
Sıkılmış bunalım geçiren kurşunlar
Potin bağına sirayet eden bunalım
Sârî göz dağı ki-bir tesbih tanesiz
Kocardım sabahlara kadar kocardım
Kaçınır kocadığım hususuna bekleyişle temastan
Beklerdim verebilsin nihayet o müzmin dırdırına
Başım tuttu çoktandır sabrım sınırda
Hele o güzellik bendedir deyişi yok mu harika
O kadar güzelmiş de nedenmiş
Gözündeki billboard iptilâsı kokona
Bakar da bakar o yaşında bakınır yeni kalıp
Takıştırır takıp
Siz de lütfen spor olsun diye bir bakın
Neresine olursa biraz dikkatli
Fiyatı yükseltiyor deyiverirseniz lokum
Erirmiş gibi yapıyor kollarınızda
Sor bak diyecek sevincim bile hicranârâ
Hiç sorma diyecek toprak bizde başka
Venedik diyecek dantellerim
Kumaşım Hint yakutlarım Ceneviz
Halbuki olmamış olsaydık
Islanması cezren ve cebren
Ballandırılması nezren
Hicri misil fecri misil
Elemterefiş olmaz olaydık
Kem gözlere şiş
Şu su ve şüphe götürür çağlarda
Kalacak mıydı tık nefeslerinden herhangi bir iz
Mevzunken ilâhi gölgesi hattâ
El gezinir miydi ora burasında
Antrede rıhtımda en olmayacak şekilde
Paydos saatinde
Önce bir yanağın âriyeten sair yanağa
Sonra tam ortadan kıvrık pek bilmiş üst dudağın
O alı al
O sorucu
O kanağan alt dudağa
Dokundurulduğu günün meşkuk saatinde
Vehim vesvese ipham ürkü şüphe kuruntu
Mahreci yaylım ateş nişangâhı yaylı kor
Dok mu bozgunlu bir dokuma mı hortumlu
Den dudu yoksa yok mu Balkan ve Orta-Doğu
Kavı kayıp yavı yayvan bulaşık zaman zaman
Bunalım caymak olsa da mide kaldıran
Biricik ispatı yaşanmışlığın bu buğu
Gelemeyiz kendimize olmadıysa simanın bu
Buğululuğu bir yerimizden fışkırıveren şaplak
Simanın hakikati kahra rağmen çehreye hak
Çehrenin simaya kahır inandırısı rağmında tutamak
Tutunuyor gözümüzden gözün yaşartıcı hızını kazanarak
Tutar istemezliğimiz yerini tutum başka tutacaksa
Göze göz istiyoruz dişe diş kelleye kelle dil ise
Şarta bağlanarak şeritlene şeritlene
Kıvrılıp dilimlenecektir
Acı bir biçimde upuzun cümleli bir senfonide
Kısa lâkin göz kırpan çapkın bir geçişin
Eşliğinde burundan solutup tebessüm ettirince
Dumanı kalbe çöküyor yüzlerde reha
Yüzde yüzdeyüz çizgiler onlar vaha
Vaha kalsın medenî mahlukatın içine
Sonradan dikiş malzemesi konan
Madenî şeker kutularından
Eroinli estetiğin erotiğine
Başlangıcını sacın inceltilmişliğiyle yapan
Teneke gibi ışıklı su şu sıra uğrayıp çıtkırıldım
Uğrulayıp uğrulandıkları vahayı
Hep unutulmaya müstahak uğrak bilecek
Taviz bilmez dik dirilik bedenleriyle
Bedeviler oysa vahaya vaha
Tasadduk edişleri âyininde suya
Bimâr tenin inkâr edilmesin düşürüldüğü
Silmesin ayanın esrarını Mademoiselle Bistourie
Öğün atlatabilsin Monsieur le Passe-Muraille
Bunu biz Türkler bilhassa istiyoruz
İstiyoruz biz Türkler bunu bilhassa
Geçtiysek de Mohaç’ın atlısından
Hatrın geçtiysek de Niğbolu’lusundan
Gelegeldiksek mağmum asrî Avrupa’nın
Waterloo’lu Verdun’lü hatırasına
Yamanız biz bariz galiz Türkler
Çok paha biçiyoruz gözden akan
Uğunan ismet-i harîmimiz yaşına
Şarlak kana giydiriyoruz aşk
Aşkla çok giyiniyoruz fersah
Çünkü çok ölüme ağzımızın zimmetliliği
Herşeyimizin matlubu yaşantımızın utkusu bu
Nahvetin en nezih salonundan çıkınca bir ürperti
Bir titremedir sarıyor vücudu
Dikkat buyur çek bedenini yana çekil
Geçen delimsirek askeri araç tekeri
Çarşı esnafı ne işkil ki dingildiyor
Erbab-ı zenaat bezgin toptancılar
Toplayancılar hasletten dökülenleri
Dikkat buyur yanaşıyor getir götürcüler
Getirip götürürken çalanlar
Verir gibi yaparak fikirleri
Dikkat buyur gabn-i fahiş ambulans tekeri
Ojeli pelerinli hemşireler sözsüz sevgilileri
Söze hacet sözün mugaddisine disiplinsiz
Millî bayramlar gümüş işlemeli kaşıkta ayranlar
Dikkat buyur pasaklı makam arabası
İhmali nihavend mahmulü caba
Geçiyor cam göbeği renginde
Ölsem de unutmazımızın üstünden
Ölmeyip unuttuğumuzun üstüne geçiyor
Bir tatmin bu bu bu bu bir doygunluk
Arzın çömeldiği pastörize tereyağ
Üstüne yazın hortlak reçeldiği
Arz ikindide kahvaltı edesi
Ölümün öldürümü
Öldürümün ölümü ırz güdesi
Ağzımızın icabı
Kabulün kurcalanması zorumuza gidiyor
Kur’an-ı Kerîm’de ne devlet
Ne de arz-ı mev’ûd ibaresi geçiyor
Sıktıkça sıka
Sıka sıktırıp çıkınca gülümseyişli kan
Tozutup toz çıkaramayınca
Benliğimizde bir tozlaşma merakı
Hayalînin sarkıtıyla
Ruhcağzımızda bir bahar
Ene=Ego=Bene
Benimizde bir firak
Atım şahlanıyor
Kahraman üssüne dönüyor
Borsa kilitli
Rüzgâr köpürdü derilerimde
Yol göründü
Buralarda olur mu gayri durmak
Der demeziz artık olabilsem olsam ya
Tunus’a bey bile olsam beni kesmez
Hicaz’a vali oraya da kimse beni
Tayin etmez kalakaldık komutan
Galya’ya Galatya’ya geldik gargaraya
Cevher hesabına bir kabuk sayılmamız
İliğe geçecek düğme sanılıp dikilmemiz
Ve nihayet kül köze
Aman anam kat be kat insan göze
Cin gözünden kaçarak ulaşan
Toz olup ortalıktan
Tasnifin dışında her daim
İşin içinde heman
Tutamak yerine sap
Sap yerine sapınç
Tapınma rüzgârına kapılmış tanrılar
Pencerenin inşirah bahşeden esrarı
Telefon çalıyor
Çaldır demiştin ya
Aramak yoksa aranılmak mı
Mitglied wie eine Gesellschaft
Sociétaire comme une société

Usuldan usulcacıktan sezdirmeden
Bitiştir coğrafyayı tarihle an be an
Bak o zaman
Görürsün neler çıkarmış ortaya
Yıllıksız tozlaşma merakım
Deh genital merakım deh
De ha merakımız deha
Odaya yıllığı sığdıramayan gençlik yıllarıyla
İhtiyatı muvazzaf hale sokmuş ihtiyarlığım geç
Gecikmiş yaşlılığım ihtiyarlığım banko
Bankacılıkla batık katmışım mancınıkla
Anasının kınasına rastık
Bahtsız bacılar yüzü kumalıktan asık mı asık
Tıs çıkarma mezuniyet merasimine yastık
Ağız kılçıksız açık
Açık çünkü kıstırıp tenha yerde canını
Süzdürüp kıyı bucak odada ödünü
Battaniye mevsiminde patlatıp yumdurmak
Avucunu gün batar batmaz durlanmışı darıltmak
Dalıp gitmek tek tabanca tabanvayla
İçte için içliliği ulaşılamadığınca kem kalacak
Kenar değil uzak bir mahalde kalınacak
Ortasından en nadide dudak alınacak
Hududa yakın ucundan en kenardan
Kenar mahalleden değil asla
Bir kenar o hayalî hale
Tıkıştırdıklarımızdan bir kenar o
Hayli ham hayal birikmiş üstüste
Hayal ve ham
Tanin ve gam
Dili buruyor
Gönlü döndürüyor
Çerçevelettirelim bari bunları
Akıyor renkler birinden yek diğerine
Renk atıyor bir kaçışma bir sür’at biribirine
Oluyor mâcun solgunluk yarışmasıdır
Diye aramızda konuşurken
Beldeyi tamir ediyor
Yenleri parlak üniformalılar
Kırçıllı gri neftî uçuk mavi
Leton göğünden çalma Prusya mavisi
Kırık kol çıkık kol
Karakol Karagümrük
Çıkmış şimdicik şimdilik çarkından
Dermeye çalıştık çatmaya çabaladık
Yüzümüze çaldılar
Derman derme çatmaymış meğer
Eğer kimine değer
Verecek önce sonra dağıtacak
Usturupla ücretini dilenecek
Vermeyene bıçak çekecek
Eğer değerse
Semer kimine değer
Kdsmxyz Latinize harfler
Zifafı zifafa takmışlık taka bilmişliğimizle
Terkip çeyrek asır yarım yüzyıl şimdiler
Usturlap Karadelik Süper Nova hepsi tamam
Cildi cildime şıkıdım şıkıdam
Kırıkçı çıkıkçı
Yağmur dindi
Elinde maşa
Kolunda sepet
Salyangoz topluyor mübarek
Mantarları bırakıyor
Nasıl olsa diyor yarınadek
Kalır onlardan kuytularda bir miktar
Bakın çocuklar
Bu oyunda biz yoğuz
Bizi alkışlarla sahneye
Beyaz perdeye podyuma
Bir çıkaran oldu sanan var ya
Onun
Neyse onu boşver
Tarihin karakalem sillesi
Minyatür santur nakkaş neccar
Ne sanmışlar zamanında
Ne bellemişler lan bizi
Lan deme bak burada kimler var
Kimmiş onlar kimlerse bizi
Şimdi ne sanıyorlar bu dar günde
Yalçın belde pıtraklı yazıda
Tarlada tapanda beldede bizi
Coşkun derede munis serada
Darağacında dapdar daralıkta
Zann ile yakiyn hasıl olmaz biz
Sahnedir deyü bildik bildirdikleri
İcmalli tarih dergisine
Boyanıp ütülenip fırçalanıp silkinip çıkmadık
Tarihe at üstünde ok atarak
Çıka geldik biz Türkler
Farslardan daha fâris
Ve fasih Araplardan da bile
Gassal elinde meyyit bizler
Sirklerde iş aramak için yetiştirilmedik
Bizi hiç kimse hiçbir iş için yetiştirmedi
Yaşamak zevk içindi
Zevkten dört köşeydik
Dört dörtlük demelerini biz istedik
Biz idik oraya Allah emri bilip girdik
Seller bizim zevkimizdi selim
Sadece bizim
Biz Türklerin
Zevk aldık girmekten
Bile bile girdik biz Türkler
Buğzumuz buldu bizim okla ve kinle
Saplanacak yer
Biz bilmeyiz gâvurların o kirli şeylerini
O sakil o manidar kötü kokan şeylerini
Türkçe Türküz de ondan söyleriz
Mani dar geliyor deriz
Dilimiz şeytan hilesine dönmez
İhmaline bir sokağın katlanamayız
Terzinin kolunu gerekirse kırarız
Günün ilk ışıklarıyla değil sokağımız
Kenet kanat birebirliğimizle birden
Ağarır dolarımızla sanma
Birlikten kuvvet doğarımızla
Düveyi sürüye katıp biliriz her sabah
Yeryüzüne gün değil Türk
Bir sokağa girmekliğimizin sebebi doğar
Yerküre üzerine
Gün değil biz doğarız
Biz Türkler
Bir sokağın ihmaline bir türlü katlanamayız
Sokağımızın ihmaline katlanamayız
Sokağımızı ihmal edene katlanamayız
Ona katlanamayışımızdan
Gün doğar
Her sabah her seher haşroluruz zira
Giriş bir iştir sokak sokaksa
Ya nedir bilecektik rızaen o sokakta
Yürek burkuntusuyla bulduğumuz
Sahib-i arz Allah
Irzımızdır bizim
Koruduğumuz kadeh sayarak.

Gel kuzum
Gelir isen gelecektir geline geline
Gelinecek Kemgöz Mahallesi
Gir girer isen
Girecektir gire gire
Girilecek Kel Maymun Sokağı
Bul
Bulur isen bulacaktır bula bula
Bulunacak Kırk Bir Numara.

O rakam iki haneli
O hanede iki göz oda
Rakamın var ise kaçtır hanesi
O yer o mevki o mevzi o mevzu o mevzuat
Kalmış kelimelerin öğrenilmişlik çağından
Nasılsa Âdem aleyhisselâm tarafından
Μικρά Ασία’dan kalıtılmış
Arabia felix cahilî Arabistan’a
Kalmış kalıyor kalacak
Sarkacak kelimeler
Sözler kavrulacak
Wort oder Tat
Kır ayağını otur
Kıs sesini
Sinir uçlarını kas
Koskoca bedende
Bir gözler bizizdir
Eyes “r” us
Aktır karadır atarak
Saçlarının rengine göz
Fırlatmışlıktandırızdır bir gönül
Samimiyizdir
Biliyoruzdur kim olduklarını
Yabancımız değillerdir
Bizi hem kefil gösterecek
Hem de bizde kalacaklar
İki pak odası var
Rakamlı hanenin
Duvarından badana kokusu
Sönmüş kireç
Uçmamış sevinçten ağrı
Bir keskinlik kalmış
Mutlakiyete dair
Sur le pouvoir absolu
On certainty
Meraktayız
Bekliyoruz
Bekçilik
Ne işe yarayacak acaba
Yarsıyıp gâvur icadına
Elin gâvurunun aklına uyup
Gâvur olmak
Bak
Buralar bizim
Kıyı bucak süpürülmüş
Havalandırılmış
Anlık itminan
Ebeden ecdad
Günahsızlık adına
Serinlik hesabına
Derindir odalar
Bu iki odanın
Daha derini yok
İçlerinde bir biçimde
Kıvrılınıp bükülünerek
Ne Maurice Merleau-Ponty
Ne Albert Camus okunmuşsa da
Müsait buralar intihara
Vukufa şayan bir şey yok
Hürleşip yaşamaktan başka
Sade kahve ve geçen gün şu bana
Çimdikleyerek beni çıtlattığın
Islıklayarak kişneyivermeden
Mö me mu kinaye
Zülkarneyn’e mahsus saye
Rakam kalacak iki hanede
Kalacak iki oda vakfedilmiş olarak
Terke maruz bırakılarak tereke yaşantıya
Ben merak içinde hep zarureten
Burada kalacağım arada
Bu ara dayak
Burada âdet yerini bulsun diye
Bulvarlarında tanıştırılmamak
El sıkışmamak hanelerinde
Yanlarına varmak
Onlara bulaşmak mı
Haşa
Sümme haşa
Gitmeyeceğim
Kalacağım yüzsüz değilim
Kalacağım kavil yerinde
İpek mendilim
Serzenişim
Kemerimin tokası
Nakşı sedef nalınım
Kıllı göğsüm
Kara kıllarımla
Bir tel saç uğruna
Kokusu sinen
Hasreti sünen
Hasret-i Sünen
Saçta ekmek
Her ihtimale karşı sustalı bir bıçak
Başkalığı ihtimal o bıçağın sustalı
Şırrrakk
Yüzümü bende mukim bırakacak
Yüzüm yüz kaldıkça
Bu yüz benim oldukça
Banknot bozduranların has bahçesinde
Meşke yarar yüzüm olmayacak
Fesâdından ellerimle mütemadiyen
Yüzümü koruduğum güneş
Yarın bir kez daha
Sonradan
Kaynaştırıldığı için
Büğrü omurgamızın
Bitli kaftanlarımızın
Kapkara simsiyah seher sularında
Güllü katranlı aşı boyalı kalyon yüzdüren
İlk fırsatta tekneden fıyan kaptanlarımızın
Üzerine doğacağına inanılan
Kurtarıcı sanılan
Kelin merhemi
Olarak anılan
Öfkesine kul olunan güneş
Yakıp yüzümü çatlatmayacak
Yüzüm ısınmayacak
Don aylı dolarlı dolandırıcı
Çilingir dolaylarının piçi avuç içi
Karabekir Paşa Kars’ı veya elin tersi
Hiçbir sebeple ısınmayacak yüzüm
Üzüm olmayıcak bozum
Elini yüzünü
Suyunu sıkanı sıkacak
Koruk tuzlanacak.

Kemgöz Mahallesi Kel Maymun Sokağı Kırk Bir Numara
Orada
Gömleğin yakası
Sabun enlemesine sürülüp
Soğuk suyla yıkandığı bir sırada
Kapı çalınsa
Mütereddit
Ürkek
Ola ki pişmanca
Tık tık
Tıkı tık tık
Çata çuta pat küt
İki böğürden eller çaprazlama kurulanarak
Gidilip bakılacak
Ooo... bir bakılacak bahar gelmiş
Bak şuna
Hele bir bak şu bahara
Gelmiş dibine burnumuzun
Dipse diplerin meşkuku
Dibinde burnun yumurtaysa kapıda
Gelenin don lâstiğini ceng-elli-yineyi
Traşsa bununu seyyara seyyare
Satıveren işportacı kısır köylülere
Yankesici çingenelere dünyada hiçbir
Kimsecik kalmamış güya da seni
Satacak torbalı dilenci
Bitişik (üç parmak yeminli) İzci
Muzaffer (açık iki parmak) Yavrukurt
Yavru Zoro
Jack-o-Lantern
Karın Deşen Jak
Zümrüt Karası Ejder
Çöpçülükten yorgun
Alelâde bir hortlak
Okuma yazma bilmez
Aç karnı
Siktirici samit
Karnın mahşer günü kasığa yakın kısmına mahmuz
Dürten süvarilerden bir tanesi
Azrail
Or an unbelievable messenger from outer space
Olmadığına kat’iyyetle emin ki
Etvar ü eda vü hıramla
Bu davetsiz ima bizim evet bizim komşu
Kapıbirkomşu gerçi ama
Gözüm bir yerden ısırıyo dencek ya nerden
Vazgeç iki gözüm her defasında bu şüpheye
Mahal vermekten
Mahalle bizim mahallemiz biz de
Her ne kadar biz olamamışsak da bizciyiz
Bizci bizbizeci bizimkilerden biriyiz
Biz batırıp sivrilip sivricik sivrilik
Harem bildiklerimizin
Haram yediklerimizin
Cânib-i câni-i muhteremlerin
Muhallebicisindeyiz
Nevbahar geldi beyim şimdi sırası mı
Kıyması bol puf böreğini tahtaboşta tek başına
Gövdeye indirmenin
İşi gücü bırakacaksın hemen
Hatırlayacaksın nasıl gider tavuk göğsü
Üstüne dondurma
Adım gibi biliyorum avcumun içi gibi
Bu civarda civarların cidarında
Elimle koymuş gibi
Burama kadar doymuş gibi
Yutmuş
Yutkunmuş gibi nişastalı kapsülüyle
O yüzparadan da kocaman
O çizgisiz faniladan da beyaz
Yusyuvarlak Gripin’i
İki katlı ahşap ev
Peykeli hayat kilimli sofa serin taşlık
Çiğdem nergis ballıbaba
Nah böyle böyle papatyalar
Gülhatmiler gırla
Gevşet kemeri uçkuru çöz açıl ilik
Biraz zorlansa da
Kaparozcu odacı neyine gerek
Kendir tohumu müptelası hademe
Yok artık ihtiyacın
Bisiklet çamurluğuna
Burnunu bariz biçimde
Kıvırabilirsin ironik ressamlara
Yükseklerde senin gözün
Eni konu benim harcım dersin
Bir onto-realist-metafizik baharatla
Karılsın üç aşağı beş yukarı karılacaksa
Anlayın beni
Zorundasınız yazda
Rutubette hararette normalden uzun bir bardakta
Kış günleri artık birer içkin yansıma
Zoru zoruna kaldınız beni anlamak yazında
Bakın nelerim
Nerelerim var benim
Ruhumu okuyun
Parmaklarımın
Çiziklerini sayın
Boğum boğum
Hop hoop
Etrafa
Başçavuşun katırına rastlamak kastıyla
Hava bulandı hava alaca alık alık bakmayın
Ananız sizi ne gün için doğurdu
İşinizin adı ne
Beni anlasanız a
Bayılıyorum bitiyorum hastasıyım
Fitim ben efendiler rakama istatistiğe ihtimaliyata
Kar babam kar helvayı dut pekmezi bulursan
Kır babam kır belini bir öne bir arkaya acıtmadan
Kır saçlar kır atlar kırdır aylar öncesinden
Tekaütlük sebebiyle elinde tuttuğun
Uğrunda ömrünü çürüttüğün çeklerini
Devlet tahvillerini L salon dördüncü kat
Çatı olmasın ayak altı da olmasın
Daire al Caddebostan’dan
Şıra boza üzüm suyu iptida iptila
Funiculi funicula
Aç gözünü cancağzım
Kanmaya kalırsan tüccar takımının yavesine
Haline doğrusu pek acırım
Geldi bahar
Kiraz çıktı
Baş gösterdi yoncalar
Gevezeliği
Cerbezeyi
Çeneyi bırak
Yine baş kaldırdı Yunan
Artık kendi seyrin kendi kendine seyran
Yırt kefeni havzın kenarında
Şark hizmeti biteli yıllar oldu
Kondun kondurdular seni
Düşündüğünden daha da üst
Bir kadroya
Şark diyorum ne Çin ne Maçin
Filmi gelmiş Madame Bovary’nin
Pasaj Sineması’na
Ayırt yerini locada
Fil mi gelmiş Engürü kıtasına
Adını Mohini mi koymuşlar
Çiftlikte miymiş sütünü içip
Yoğurdunu yediğimiz anakarada
Modası çabuk mu geçermiş pembesi
Poplini gömleğin
Gerçi artık çok satılan kitapların
Çoğu gömleksiz
Sen bakma onlara
Başkalarına bakmana ne gerek
Şahsın itibariyle seyelansın
Kendinsin hep kendinin kendini
Zırt varış pırt dönüş hızlanış
Avucuna kıymığın batışı
Zihnine seyrelti düştüğü sıra dalağının şişişi
Aksırtan tatlı biber geç çiçek açmış armut dalı
Gelinciğin zambağın ıtırın şebboyun bini bir para
Artık uzak sana
Aşure zencefil tarçın boyalı yumurta
Kantar kile kara okka yarım arşın
Uzak mı uzak
Uzaklaştı hububatla dolu rutubet kokulu hanlar
Pertevi pervazdan huzmeli
Top yünlü top kaşmirli top basmalı hanlar
Bez parçalarının süratle toptan koparıldıkları
Sırada yakın bir cayırtı
Yayan anlar
Yakın terazi kefesine süratle bıraktıkları
Kese kâğıdının mabadına karton yapıştıranlar
Şantajcılar yedek parçacılar komiler âhu gözlerini
Zil çalmadan yarım saat önce
Akraba istifçiden âriyeten aldıkları torpili
Torpilleri kullanarak açanlar
Ne korku Mozart’ı öldürdükleri halde
Ne de merhamet tocata ve füg
Dinlemişliklerine rağmen
Uyandıranlar yakınımızda Parisli
Kadın taşrada yakınımızda Hindistan
Uçan fil Dumbo’yla sen açıl
Neme lâzım kirpiklerin ve dudağınla
Arapsaçından börek radikadan salata
Ayak yağından sabun yapanlara
Nanelere açıl reyhanlara aç pergelleri
Ölç yamacı perspektifi hesapla mühendis ol
Dağ çeşmelerine uğra
Kuzu kulağı topla
Artık Napoliten mi olur kürdili hicazkâr mı
Şarkıların gün ışığı görmemiş
Apak alçısı senin dilinde
Varsa bir mania o da hicabımdır
Deyip lüzum yok ezilip büzülmene
Alçı çok su emer emme
Birinde var belki özür
Biri mücrim biri câni biri yalan söylüyor
Kusuru samur kürkle kapatılan yamukluğu
Hinoğluhinliği biriciliği birilerindenliği
Biri kalleş biri sümsük birisi aramızda
Silahlı Kuvvetler sigarası umma
Kapatıldığında katıksız hücre vesikasına
Haysiyet fukarası niçin kurs görsün
Tahkiye yok demektir ihanet varsa
Saltık sahtekârlık staj gerektirmiyor
Biri pasa bize kelek atıyor
Belli ki biri gerçekten kabahatli
Var mı sende o biri olma ihtimali
Hani bayılırsın ya sen ihtimaliyata
Âlemde bir sen mi kaldın zanlı
Erkeklik ölmediyse efeeem
Efelenmek bir sana kaldıysa
Diyor iseler
Diyorlar ise
Bakar mısın delikanlı
Yük
Sele
Mez misin meze misin baharla
Dalmaya kavuşmaya maya ısırmaya
Meylet ter silici muştuların reçinelik
İncik boncuk neyine
Neyse âdâb-ı muaşeret onunla soğukkanlıca
Merasimleş ve göze gösterme leşi
Renk verme
Düğüm düğüm içeriden devam edeni
Yayılmış olanı katla
Önce bölük bölük
Sonra bölüm bölüm
Parçalarına ayır taşacağını sezdireni
Ey zevk
Ey yumruk kanı zevkle şorlatanda
Ey cinayet lezzeti
Ey katliam tabur tabur
Ey tambur tumbur ihtilâm
Öldür
Öldür can çekiştire çekiştire
Hayattaki en iyi yeri
Dolusavak bileni
Outlet gelsin testi kırılıversin
Testeren dert görmesin
Alttan alta işmar edeni kilitle
Edep sensin insiyakınla
Şenlensin ağaç kabukları
Kürek sapları aslanağızları yassı çakıllar
Hanlar uzak uzak uzak uzak su alan pabuçlar çivisi batan
Rüya uzak sonsuz engin sular uzak şuur altında yatan
Geldi bahar bentleri bağladı altmış altıya
Altmışdört kaldı sekiz kere sekizde
Yüreğin hop ediyor
Edecek
Etsin
Küfünü dikkatle ucundan koparıp kenara bırak
Pasını ıslak bir tülbentle sil
İçinde sakın bunun acısını bende bırakmazlar
Korkusuna sakın diyorum
Yer verme
Bahardır bil
Karnımız zil
Bahardır bil çalmakta olan kapılarımızı
Karnımız zil çalmaktadır
Davullardır kafamızı gümbür gümbür
Gümbür de gümbür patlatıyorlar
Şuur ise
Kapıyı çalan ya şuur ise
Çabuk o okuduğun şeyi kapat
Kanepenin altına at
Kapıyı şuurun çaldığı
Bizden ne ile kim ile nasıl saklanmaktadır
Hafızanı arıyorsan var
Çin’den işkencen olduğu kadar
Haysiyet gaspetti isen senliğinle
Sende Bursa dokumaları kadar ondan var
Sızlanan vicdan değil meczup yâr
Bir burnu sızlayacak varsa o da yâr-ı gar
Sevgilin budunbilim araştırmacısı bile değil
Kimmiş sana çelme takacak
Lâftan anla
Canını sıkma
Ben hepsini ayarladım
Kuş sütünün dükkan kirası
Vermeyen yine de tezgâh açan emvâl satıcıları
Masrafa kıyıp bir her kavimden
Her ırktan bir de erkete
Kiralamış muahede imzamışlarsa
Onların alayını bizzat ben cezaya çarptırdım
Mümessilin oymak başının
Teneffüsü kooperatifte geçirenlerin muavin muavinlerinin
Hepsinin hepsinin tastiknamesi hazır
İkmale bıraktım iç gıcıklayıcı fuhşiyatı bütün yazı zehir olsun.

Kemgöz Mahallesi Kel Maymun Sokağı Kırk Bir Numara
İki haneli bir rakam
İki göz oda
Orada
Bir sepet vişne helâlinden
Bir kalbur dolusu dut hayırlısıyla
Mekânsa mekân
Hem hayat hem sofa hem serin taşlık
Bedava
Her masalın sonunda
Sanki babamızın malıymış
Anamızın ak südüymüş de
Hoppadak çıkıverdiğimiz kerevet
Bî-bedel hepten bedava beleşin de beleşi
O hiç para vermediğimiz kerevet tertemiz
Kerevitle karıştırmayın
Puşkaş Macaristan 3-1 yenilse de İspanya’da
Kırlent yastık yüzleri çamaşırlar
Sakız gibi
Dış ticaret açığını kapamış
Borcunu ödemiş son kuruşuna kadar
Tertemiz gayet hafif
Eve kadar çişini tutup
Çapa çapa daha sonra
Çember çevirmek için kendini sokağa atan
Yaşıtlar akranlar ve bil cümle kadim
Kazaya uğrayan müsecceller gibi
Tüy gibiymiş
Şalvarın veya cepkenin değil
Mavi tulumunun cebini iskandil edip
Şıkır şıkır saymış paralar bütün
O safran sarısı altın liralar
Üzerlerinde tuğra nakşedilmiş olan
Sünnet çocuklarına üzerlik olan
Esamisi okunmaz okunamaz yanında bu ödemenin
Yatırdığı Ren nehrinin defaten demokratik hayata
Merkezî despotluğa taksit taksit Eyfel kulesinin
But the point is
Nazar bir kere değmiştir
Değmiştir baharı Yunancadan Arapçaya oradan da
Gerek Latin ve gerekse Cermen kökenli lehçelere
Deyiver her modern Avrupa lisanına tercümesiyle
Meşhur ettiğimiz kim varsa
Kimin varsa kimliği kimse kilimciynen kör hacı
Une hirondelle ne fit que du printemps
Oraların hanların nazarı değmiştir
Değmiş çarpmış yıkmıştır
Nazar çarpıtmıştır tuğrasız her yakaladığını
Biz zaten yapıyoruz yapacağımızı
Kızın gönlü olmasa da
Babasını ırgalamazsa
Bana mı dert
Demek ki herkesin bir
Ancak bir sadece bir
Bir biricik bir tek hayatı ve onu
Nazara uğratmaktan
Kaçındırmanın tek yolu var
O yola girdiğin zaman
Hangi yolmuş görürsün
Zorla güzellik nasıl olurmuş
İşte tam bunu hatırlatmak
Pulları dökülmek
İçimize kıymak
Kıymaya kıymık un ufak kemik parçaları
Kulak kiri apsent pelin çıraklığın iffeti
Ahbap zulmü kurum merhameti
Mamak’ta trene
Mamak’ta trenden atlamak
Wisconsin’de trenden trene atlamak
Binin bilin dilin tiling tiling
Kimi kayırdığını saklamak
İçin çalar
Bahar kapıyı.

Kemgöz Mahallesi Kel Maymun Sokağı Kırk Bir Numara
İki haneli bir rakam
İki göz oda
Kılımı kıpırdatmadığım
Gölgelerimin hızlı hızlı gezindiği orada beni
Ne topacım ne kırbacım ne dadımdır bekliyor
Ben orada binlerce tonda
Yankılarım gölgelerim kaşıntılarımla
Topaçsız kırbaçsız ve dadısız bekleniyorum
Beklenişim harikulade
Aliyyülâlâ serzenişim
Şikâyetsiz gökgörmemişlerin
Mahrumiyetini benim çekmeyişim
Olacak olsaydı bir topacım bir kırbacım bir dadım
Gülerdim kendime
Kahkahalarla gülerdim
Katıla katıla
Tutardım kasıklarımı ve hemen arkasından koştururdum
Halâya giderdim kimsenin olmadığı bir yer
Ucube binalara rağmen
Hâlâ kaldıysa kaldırıldıysa
Heben aufheben come prima
Çoluğu çocuğu hısımı akrabasıyla
Avrupa’ya taşınmadıysa
Niye niyetine Allah’a yalvarmaya
Yarabbi ne olur hiçbir
Ama hiçbir bakımdan
Beni onlara benzetme diye
Dua etmeğe
Rabbim
Aralarındayım
Bir tutmayasın onlarla beni
Ben bitecik bunu niyâz ederim
Çünkü ben tarağın kopmamış
En acemi en sakar en kolay inanan
En bereli dişi dileği göllü dilekçe
Çileli çilek ben
Hezarfen
Değilim
Ben
Kıyam secde bilirim
Rükû bilirim eğilim.

Olacak olsaydı bir topacım bir kırbacım bir dadım
Gülerdim kendime
Güldürmezdim kendime
Sevdiklerimi ise güldüremezdim
Soğansız lâhmacun
Sosyete mantısı
Değil benim trendim
Benliğim neyse oda
Oda kalmışlığım oldu
Sabit musır kinli.

Onlardan biri olsaydım
İlk duyan ben olmayacaktım
Baharın
İlk olsa da baharın
Son olsa da baharın
Kapı tokmağına asıldığını
Halbuki bakın
İlki var sonu var
Ortabahar diye bir şey var mı
Hani itikatta iktisat
Bunun neresi kârlı
Erciyes Süphan Ağrı
Hepsinin tepesi karlı
Ya delidir ya çirkindir ya fakir
Aklını takıp ilkliğine baharın
Baharın sonluğuna takıp aklını
Şartlar ve meblağ ne olursa olsun
Geldiyse bahar çalar kapıyı
Hem hangisi biliyor musun
Hep ortancabahar çalar kapıyı
Demek neymiş
Neresine değmiş
Dökülmeyecek kadar
Düşürmeyecek nispette eğmiş
Her hal ü kârda marifet
İlk ve son tu tu tu
Alfa ve omega langur lungır lök
Teşhisten imtina bir dirayetmiş
Şuna baksana
Bahara baksana
Anne bahara baksana.

Annem söylemişti
Büyük sözü dinlerim
Tertipli ol
Aklını meydanda bırakma demişti
Aklın da vardır demişti annem
Necasetten tahareti
Farzı vacibi sünneti
O yüzden fırsat bulur bulmaz ben
Aklımı yıkarım
Yağmalanamaz çünkü
Yıkılmış akıl
Hayatını yaşa derler bana
Nişantaşı’nı terket
Banliyöye takıl.

Mutlakiyet güzelliğin gerekçesidir
-Bildiniz nasıl da bildiniz
Geçerliye gerekçe getirilebiliyorsa
Ona hisse tahsis edilmiş demektir
-Emriniz olur emredersiniz
Gurur darbelerine maruz kalan kim olursa
Kaleyi içten fethe yeltenmelidir
En içinden gayet içten
Ya delidir ya çirkindir ya fakir
-Kerimem cariyeniz.

Bak sen çalarken kendi aklını
Kurmadığın saat çalıyor
Vuruyor kaçı vuruyorsa vuruyor saat
Vurguncular piyasayı yorumluyor
Tesadüf bu ya müteradif vuruluyor
Tahta bahar kuruluyor
Çicek açmış dallara tahta denilmiyor
Kaçtı tahtadandı benim atım
Yine de kaçtı
Ben kurşun askerdim
Yine de vuruldum
Eski hikâye
Eskici hikâyesi
Kurşun askere kurşun.

Atım kaçtı ben vuruldum.

Bahar beni cinayete taşıdı.

Cinayet tamire muhtaç dedi bahar
Elin değmişken benim çıkardığım sese
Dokunmamla kapı tokmağına
Şuna da bir bakıver
Nefer onbaşı çavuş
Olmasan da
Karavana mukabili talim et
Bir de selâm çakıver
Delisin sen dedi bahar
Deli çirkin ve fakir.

Bre be bahar
Aklı uçkurunda divan şairi mi sandın be beni
Hangi aklın imkânı dahilindedir cinayetin tamiri
Bahar ikrar etti
Bahar tekrar etti
Cinayet tamire muhtaç
Cinayet tamire muhtaç
Cinayet tamire muhtaç dedi
Dedi bunu
Dile bu kadarını getirdi
Bahar söyledi mart nisan mayıs
Bahar söyledi eylül ekim kasım
İlkbahar söyledi
Sonbahar söyledi
Cinayet şöyleydi
Martındı dedikleri cinayet
Aslına bakarsanız
Kedilerin müfritliği
Bir cinayet martınır mı?
Nisanda iç bayan cinayet
Temkinli şaşırtıcı ılıman
Orta haliyle şaman
Nisan ne yapsın martı
Martı ne yapsın nisanı
Kokunun envaını câmi
Mayıs cinayeti.

İşte görüyorsun bir sürü lâf
Mevsimlerin baharların bile eski tadı kalmadı
Handiyse bu gün mayısın son haftası
Yazdır lâkin rika tarzı pastırma yazı
Üstüne hafif de olsa bir şey almadan
Çıkamazsın dışarı
Çıksan bile dışarı
Seni yoldan çevirir kırıtkan tomruk
Gazoz ısmarlar sana nanemolla palanga
Hayat bunların hayatı
Benim hayatım değil
Bunlar kendilerine kendilerinden geçerek
Bezginlik aşılıyor insana
Ben de bıktım
Sıtkım sıyrıldı
Olacağından değil ama
Olur dedim bahara
Olur bakarız cinayetin icabına
Olur dedim sırf bir mevsime hitap edebilmek için
Olmaz deseydim
Belki bahar ben baharı hiç işitmemişim gibi yapacaktı
Kaçırır mıyım fırsatı
Ömrümde ilk o gündür
O gün hiç geri gelmedi bir daha
Ömür benim niçin ömrümdür ve bahar
Nedendir muhâtabım
Yürrü be taş arabası
Küle batmış hıfzında tüten izleri paklat
Tersin de bekletme caniyi canileri
Sana ne York’un ne Amsterdam’ın yenisi çemenzar.

HAMİŞ

Ucu süslü kırbacımla
Döve döve döndürdüğüm bir topaç
Bende yoktur diye
Bir sebep mi bulacaktım
Resmî makamlar marifetiyle
Kendimde bir eksiklik hissi uyandırılmasına
Devlet devlet olmadı mı milleti soluksuz bırakanda
Olmadı desem hani bana birlerden gizli diğerlerden açık oturum
Beni bu güne zanneder miydin ki kordu şuara-yı Rum?

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

22/8/2009 - EDİP CANSEVER / KAYBOLA

Kategori: Siir
Sana her zaman söylüyorum senin yüzünde gülmek var
Bakınca bir yaşama ordusu çıkıyor aydınlığa
Bir çiçek geliyorsun yer altı çevresinden
Bir kartal gidiyorsun çıplağın ayaklarla
Şimdi bir pembeyi kovuşturuyor
Omzundan yukarıya üç polis
Deli ediyor onları saçlarında
Bir karanfil çok
Bir karanfil azala azala.

En saklı yerlerinden en güzelliğin çıkıyor
Ansızın doğan hayvanlar gibi güzel
Bakınca bir şiir canlıyorum dünyaya
Yapılan bir şeydir şiir, yuvarlak, kırmızı, geniş
En genişi en kırmızısı o ezilmişler katında
Şimdi bir gizliyi kovuşturuyor
Gözlerinden içeriye üç polis
Deli ediyor onları mısralarımda
Bir karanfil az
Bir karanfil çoğala çoğala.

Bilmem mi ellerin vardır, umuttan yuvarlar çizerler
Bakılan bir şeydir el, boşluğu dengede tutan
Bir uzantıdır işte umutla insan arası
Bir yönüdür ne belli, görmekle anlaşılan
Geceden gün yapılan o sevişme yakınlığında
Şimdi bir sevdayı izliyor
Uluslararası üç polis
Deli ediyor onları sonsuzda
Çok isimli bir çay
Çok yuvarlak bir masa.

Sanki bir tarih içindeyiz, günaydın minyatürler!
Üç köle uzanık bir dünyayı imzalayaraktan
Ansızın dört köşe, ansızın ehram
En duymalı yerlerinde bir sessizlik
Güneşin çok parladığı bir arka
Başları dünyadan dışarıya sarkıyor
Bozgunda çiçekler örneği duyulmaz bağırtılarla
Şimdi bir tarih sürdürüyor
Şimdi bir tarih sürdürüyor
Yüzünün gizlerinde üç polis
Deli ediyor onları Mısır'da
Bir insan az
Bir insan inana inana.
Duymakla atların çıngıraklarından duyduğunu
Bir ateş yakımını dağda
En korkulu çağ bu, onu altımızdaki şehirlerden çıkarıyoruz
Küflü ev süsleri, geyik durmalı bir hayvan
Bizi bakmaya zorluyorlar ayrıca
Şimdi bir aydınlığı durduruyor
Beyazlar giyinmiş üç polis
Deli ediyor onları boşlukta
Bir pencere az
Bir pencere kaybola kaybola.
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

9/8/2009 - Engin ARDIÇ / Tepkinizi görelim yavrular

Kategori: Guncel
Yalçın Küçük'ü bilirsiniz, kızıl boyun atkısıyla, kalpakla ya da Lenin kasketiyle dolaşan "egzantrik" bir adamdır... Kitapları genellikle bin sekiz yüz sayfa çeker, Küçük de içeri girip girip çıkar...

Kimileri onun hakkında, "hakaret davası açacağım ama cezai ehliyeti çıkmayabilir, beraat eder, onun için hiç uğraşmıyorum" demişlerdir.

Bu adam Ergenekon davasında yargılanıyor.

Kitaplarını okumadım. Zamanım değerli.

Ve de pişman oldum, meğer ne "incileri" varmış ne incileri...

"Emperyalist Türkiye" diye bir kitabı varmış örneğin... (Yahu biz emperyalizmin pençesinde kıvranan mazlum bir ülke değil miydik, şimdi de tam tersine emperyalist mi olduk)

Bu kitapta Atatürk hakkında yenilmez yutulmaz laflar var.

Profesör Küçük, Atatürk'ü "İngilizler'in adamı" olmakla suçluyor!

İddiasına göre Atatürk, Sivas Kongresi'nde de "mandacılığı" savunmuş! Herkesle birlikte kongrede bu yönde oy verdiğini söylüyor.

(Bu mandacılığın mandayla mandırayla ilgisi olmayıp, bağımlı bir yönetim biçimi olan Fransızca "mandat" kelimesinden gelmektedir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bizden koparılan eski topraklarımızdan Filistin ve Irak İngiliz, Suriye ve Lübnan da Fransız "mandat'sına" girmişlerdi.

Bildiğiniz sömürgenin kibarcası... Bizde de "Amerikan mandat'sı" isteyenler vardı, en başta da ünlü Halide Edip Hanımefendi, hani "cumhuriyet kadınlarımızdan"... O kadar cumhuriyet kadınıydı ki, cumhuriyetin on beş yılını kocasıyla birlikte yurt dışında sürgünde geçirdi, çünkü Atatürk'e "diktatör" demişti. Yurt dışında doğrudan İngilizce olarak yazdığı "The Turkish Ordeal" isimli kitabında Atatürk'e en ağır saldırıları yöneltti, sonra Türkiye'ye döndüğünde bunun Türkçe çevirisi olan "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabında o bölümleri sansür etti... Cumhuriyet kadınıdır, şimdi defilelerde falan canlandırıyorlar...)

Bakınız, Yalçın Küçük de Atatürk için neler demiş: "Kendine güveni olmayan, kıstırılmışlık kompleksi içinde, kuvvetlinin önünde başını eğen, hep bir koalisyondan diğerine kayan, gücünden emin olduğu zaman eski koalisyon ortaklarına son derece acımasız"...

Yuh!

Bakınız daha başka neler demiş: "Çok vesveseli, kompleks içinde yaşayan, sevgisiz bir insandır.

Annesini sevmez. Annesinin cenazesine gitmiyor. Sevgisiz ve acımasızdır. (...) Sevgiyi bilmeyen, acımayı bilmeyen, kimseye güvenmeyen, herkesi kendine karşı komplo hazırlayıcısı olarak gören, bir 'aydınlanmamacı' despot olan Mustafa Kemal'i hiçbir romancı ya da yönetmenin sevimli yapabileceğine ihtimal vermiyorum. En gerçekçi film, Müthiş İvan'ın başarısız bir kopyası olabilir."

Pes!

Bu ifadeler kitabında da yer alıyor, kendisine duruşmada da soruldu... Hani canım şu "Tayyip'in yaptırdığı mahkeme"(!) var ya Silivri'de, orada...

Bekliyoruz, ikide bir bize küfür edenlerden tık yok...

Biz Atatürk hakkında asla ve asla böyle sözler etmedik. Etmeyiz.

Peki Yalçın Küçük'e niçin en ufak bir tepki göstermiyorlar?

Yalçın Küçük "onlardan" olduğu için mi?

Atatürk'e bu lafları eden adam nasıl onlardan oluyor?

Yoksa onlarda mı bir keleklik var?

Yoksa bize yaptıkları saldırıların altında Atatürkçülük gayreti değil de apayrı ve çok özel kuyruk acıları mı yatıyor?

Kim Atatürkçüymüş, kim değilmiş arkadaşlar?

Haksızlığın, insafsızlığın, iftiranın, hakaretin de bir sınırı olmalıymış, değil mi arkadaşlar?
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

2/8/2009 - Gökhan ÖZCAN / Okuma Notları

Kategori: Denemeler
"İnsan acı çeker, ısrar eder ve talep eder. Yüz binlerce dünyaya sahip olsa da huzur bulamaz. İnsan kılı kırk yarar, bir biçimde her türlü işle ve zanaatla uğraşır; çok çeşitli görevlerle kendisini meşgul eder. Arzu ettiği arzu nesnelerine ulaşamadığı için astronomi ve tıp alanlarını öğrenir. Normalde insan sevdiğine 'kalbimin huzuru' der. Hâl bu olunca insan, başka bir şeyde nasıl rahat ve huzur bulur. Bütün bu zevkler ve meşguliyetlerin hepsi merdiven gibidir. Çünkü insan merdivenin basamaklarına yerleşip yaşamaya kalkışmaz, geçicidir oraları; ne mutlu ona ki, bu gerçeğin farkına varmak için yeterince erken uyanır. Böyle biri için uzun yol kısalır ve hayatını merdiven basamaklarında boşuna harcamaz."


* * *
"Tanrım, geceyi bizim için mi böylesine gizemli ve güzel yaptın? Benim için mi? Hava ılık, ayışığı açık penceremden içeri dolmakta. Oturmuş, göklerin sonsuz sessizliğini dinliyorum. Bütün varlıklardan hayranlık duyguları yükselip birbirine karışıyor; sözcüklerle anlatılamayacak bir coşkuyla dolu gönlümü alıp sürüklüyorlar sanki. Dua ederken bile sakin değilim. Eğer sevginin sınırları varsa, bu sınırları insanlar koymuştur Tanrım, Sen değil."

(Andre Gide / Pastoral Senfoni)


* * *
"Bir zamanlar kardeşime, ne zaman evde tamir işi yapmaya kalksam, işi bitirmeden tüm aletleri kaybettiğimi söyledim.

'Şanslısın,' dedi bana. 'Ben yaptığım işi kaybediyorum.'

Gülüştük."

(Kurt Vonnegut/Hi Ho)


* * *
"Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini bir insan olarak gören bir kelebek mi, olduğunu bilemedi."

(Chuang Tzu'dan Herbert Alen Giles)


* * *
"Masal bir adamın dört bin dinara bir kız alması ile başlar. Bir gün adam gözlerini kızın üzerine dikti, ve sonra gözyaşlarına boğuldu. Kız ona neden ağladığını sordu. Adam yanıtladı: 'Öylesine güzel gözlerin var ki bana Rabbe ibadet etmeyi unutturuyor.' Kız yalnız kalınca gözlerini oydu. Adam onu bu haliyle gördü ve acıyla sarsıldı. 'Kendine neden eziyet ettin? Değerini düşürdün.' Kız şöyle karşılık verdi: 'Bende bulunan hiçbir şeyin sizi Rabbe ibadetten alıkoymasını istemem.' Adam o gece, düşünde bir ses işitti: 'Kız değerini sana göre azalttı, ama bize göre arttırdı; ve biz onu senden aldık.' Uyandığında adam, yastığının altında dört bin dinar buldu. Kız ölmüştü."

(Ahmed eş-Şirvani/Hadikat el Afrah)


* * *
"Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

Dünya ahirete nazaran bu parmağı –bunu söylerken parmağını gösterdi- denize sokmak gibi bir şeydir. Biriniz o parmağın denizden ne kadar ıslanarak çıkabileceğine bir baksın."

(Müslim ve Tirmizi)
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

29/7/2009 - Tüm Zamanların En İyi 100 Kitabı

Kategori: Guncel
Liste, aralarında İngiliz Daily Telegraph ve The Guardian gazeteleri ile ABD’li talk show sunucusu Oprah Winfrey’nin Kitap Kulübü’nün de bulunduğu 10 farklı en iyi kitap listesinin tercihlerine dayanarak oluşturuldu.

Newsweek’in “listelerin listesi” olarak nitelendirdiği sıralama, farklı kitapların söz konusu 10 listede ne kadar sıklıkla ve üst sıralarda yer aldığına göre belirlenen bir puanlama sistemiyle hazırlandı. Sadece İngilizce yazılan ve İngilizce’ye çevrilen kitaplara yer veren 10 listenin ‘farklı okur tercihlerini yansıttığının varsayıldığı’ belirtildi.

1- Savaş ve Barış / Lev Tolstoy
2- 1984 / George Orwell
3- Ulysses / James Joyce
4- Lolita / Vladimir Nabokov
5- Ses ve Öfke / William Faulkner
6- Görülmeyen Adam / Ralph Ellison
7- Deniz Feneri / Virginia Woolf
8- İlyada ve Odysseia / Homeros
9- Gurur ve Önyargı / Jane Austen
10- İlahi Komedya / Dante Alighieri

11- Canterbury Hikâyeleri / Geoffrey Chaucer
12- Gulliver’in Gezileri / Jonathan Swift
13- Middlemarch / George Eliot
14- Ruhum Yeniden Doğacak / Chinua Achebe
15- Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) / J. D. Salinger
16- Rüzgâr Gibi Geçti / Margaret Mitchell
17- Yüzyıllık Yalnızlık / Gabriel Garcia Marquez
18- Muhteşem Gatsby / F. Scott Fitzgerald
19- Madde 22 / Joseph Heller
20- Sevgili / Toni Morrison
21- Gazap Üzümleri / John Steinbeck
22- Geceyarısı Çocukları / Salman Rüşdi
23- Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley
24- Mrs. Dalloway / Virginia Woolf
25- Native Son / Richard Wright
26- Amerika’da Demokrasi / Alexis de Tocqueville
27- Türlerin Kökeni / Charles Darwin
28- Herodot Tarihi / Heredot
29- Toplum Sözleşmesi / Jean-Jacques Rousseau
30- Kapital / Karl Marx
31- Prens / Niccolo Machiavelli
32- İtiraflar / St. Augustine
33- Leviathan / Thomas Hobbes
34- Pelopponnes Savaşlarının Tarihi / Tukididis
35- Yüzüklerin Efendisi / J. R. R. Tolkien
36- Winnie the Pooh / A.A Milne
37- Aslan, Cadı ve Dolap / C.S Lewis
38- Hindistan’a Bir Geçit / E. M. Forster
39- Yolda / Jack Kerouac
40- Bülbülü Öldürmek / Harper Lee
41- İncil
42- Otomatik Portakal / Anthony Burgess
43- Ağustos Işığı / William Faulkner
44- Siyah İnsanların Ruhları / W. E. B. Du Bois
45- Engin Sargasso Denizi / Jean Rhys
46- Madam Bovary / Gustave Flaubert
47- Kayıp Cennet / John Milton
48- Anna Karennina / Leo Tolstoy
49- Hamlet / William Shakespeare
50- Kral Lear / William Shakespeare
51- Othello/ William Shakespeare
52- Soneler / William Shakespeare
53- Çimen Yaprakları / Walt Whitman
54- Huckleberry Finn’in Maceraları / Mark Twain
55- Kim / Rudyard Kipling
56- Frankenstein / Mary Shelley
57- Süleyman’ın Şarkısı / Toni Morrison
58- Guguk Kuşu / Ken Kesey
59- Çanlar Kimin İçin Çalıyor? / Ernest Hemingway
60- Mezbaha 5 / Kurt Vonnegut
61- Hayvan Çiftliği / George Orwell
62- Sineklerin Tanrısı / William Golding
63- Soğukkanlılıkla / Truman Capote
64- Altın Defter / Doris Lessing
65- Kayıp Zamanın İzinde / Marcel Proust
66- Büyük Uyku / Raymond Chandler
67- Döşeğimde Ölürken / William Faulkner
68- Güneş de Doğar / Ernest Hemingway
69- Ben, Claudius / Robert Graves
70- Yalnız Bir Avcıdır Yürek / Carson McCullers
71- Oğullar ve Sevgililer / D. H. Lawrence
72- Kralın Adamları / Robert Penn Warren
73- Git Onu Dağda Anlat / James Baldwin
74- Charlotte’un Sevgi Ağı / E.B. White
75- Karanlığın Yüreği / Joseph Conrad
76- Gece / Elie Wiesel
77- Tavşan Kaç / John Updike
78- Masumiyet Çağı / Edith Wharton
79- Portnoy’un Feryadı / Philip Roth
80- Bir Amerikan Trajedisi / Theodore Dreiser
81- The Day of the Locust / Nathanael West
82- Yengeç Dönencesi / Henry Miller
83- Malta Şahini / Dashiell Hammett
84- Kuzey Işıkları Üçlemesi / Philip Pullman
85- Death Comes for the Archbishop / Willa Cather
86- Düşlerin Yorumu / Sigmund Freud
87- Henry Adams’ın Eğitimi / Henry Adams
88- Mao’dan Sözler / Mao Zedong
89- Dinsel Deneyim Çeşitleri / William James
90- Brideshead Revisited / Evelyn Waugh
91- Sessiz Bahar / Rachel Carson
92- İstihdam, Kazanç ve Para Genel Teorisi / John Maynard Keynes
93- Lord Jim / Joseph Conrad
94- Goodbye to All That / Robert Graves
95- The Affluent Society / John Kenneth Galbraith
96- Söğüt Ağaçlarındaki Rüzgâr / Kenneth Grahame
97- Malcolm X’in Otobiy. / Alex Haley ve Malcolm X
98- Eminent Victorians / Lytton Strachey
99- Renklerden Mor / Alice Walker
100- İkinci Dünya Savaşı / Winston Churchill
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

5/7/2009 - Haşmet BABAOĞLU / Sevgililer yalan, kankalar doğru söylüyorsa...

Kategori: Denemeler
"Ateşle barut yan yana durmaz, söylemi eskilerde kaldı. Günümüzde karşı cinsle sağlam arkadaşlıklar kurulabiliyor. Üstelik karşı cinsten kankaya sahip olmak kadın-erkek ilişkilerinde büyük avantaj. Kankalar birbirlerinden tüyo alıyorlar."
Aktüel dergisinin son sayısında "Sevişmeden Birlikte Uyuyanlar" başlıklı kapak konusunun alt başlığında böyle yazıyor.
Aktüel hem yeniyetme hem de yirmilerinin sonu, otuzlarının başındaki karşı cinsten "kanka"larla (yakın dost, kafa dengi, vb.) konuşmuş, ortaya böyle bir tablo çıkmış.
Benim gözlemlerim de bu yönde...

Aslında bakarsanız, şimdi "tarih öncesi" ne aitmiş gibi görünen benim kuşağımda bile karşı cinsten çok yakın bir arkadaşa sahip olmak, onunla her şeyi paylaşmak çok büyük şans sayılırdı.
Elbette bir gün gelir; arzular birdenbire bastırır, kıskançlıklar boy gösterir ve sırça köşk dağılıverirdi ya...
O arkadaşlık nice flörtten, nice itişmeli kakışmalı sevgililikten bile daha değerli anılar bırakırdı geriye...

***

Bugün kız-erkek "kanka"lığını bu kadar çekici ve anlamlı kılan nedir?
Aktüel dergisinin yazarı Sinem Barkın bu soruya şöyle cevap vermiş: "Kanka nazlanmaz, sormaz, sorgulamaz, mutlu gününde tebrik etmeyi, zor gününde destek olmayı, hatta aklından neler geçtiğini bilir."
Doğru!
Ama fazlası da var.
Tam bu noktada yıllar evvel Sabah'ta çıkan "Sevgililer birbirlerini sıkar; arkadaşlar eğlendirir" başlıklı yazım aklıma geldi. Sevgililiğin "birlikte eğlenmek" işi olmadığını; o yüzden de ilişkilerden beklentilerimizle ortaya çıkan sonuçların uyuşmadığını anlatmıştım.
Çünkü çevremdeki gençler, hatta yaşını başını epeyce almış çiftler bile şöyle yakınıyordu: "Keşke arkadaş olsaydık, ne güzel eğlenirdik ama sevgili olunca boğucu, sıkıcı yanlarımız öne çıkıverdi!"

***

Tamam da..
Kız-erkek "kanka"lığına günümüzde birdenbire yüksek değer kazandıran asıl önemli şey ne biliyor musunuz?
Pek lafını etmeye yanaşmadığımız bir şey o!
Söyleyeyim: Kendimize ve hayata dair gerçekleri ve doğruları paylaşmak...
Oysa sevgililik, flört, cinsel beraberlik, adına her ne derseniz deyin, bu ilişkilerde doğruların büyük bölümü saklanıyor.
Yalanın payı, doğrulardan daha fazla!
Ya da gerçeklerden korkuluyor!
Çünkü sevgiliye, doğrular bir yana, içinden geçeni söylemek bile ilişkinin geleceği açısından ciddi bir tehdit!
Oysa karşı cinsten "kanka"lık öyle mi!
Onun bütün gücü ve büyüsü doğruları paylaşmak üzerine kurulu...
Yani..
Hep diyorum ya..
Modern ilişkiler dünyasında var bir tuhaflık!
Hatta bir yamukluk, bir uyumsuzluk var!
Artık ilişki dediğimiz şey güçlü bir "bağ"dan çok pamuk ipliği!
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

17/4/2009 - Hasan KÖRÜK / Terk Edişler

Kategori: Denemeler

Seni en son soğuk ve puslu bir kasım günü terk ettim

Ne ilk olacaktı bu, ne de son

Terk edişlerle dolu bir hayatta

Yalnızlığıma rücu etmemin hazzını yaşar gibi oldum

Yılların toplamı on bir

Bir seni çıkardım hayattan bir de geçici hayallerimi

Hayallerimi suya çalalı hayli yıl oldu aslında

Karşıyaka sahillerinin serin esintisine bıraktım tüm rüyalarımı

Tüm rüyalarım yarı kapalı bir denizin açık ve soğuk sularında artık…

 

Dördüncü kat penceresinden son bakışını hatırlıyorum aylar önce

Uzaktan beni ‘’terk et’’ dercesine perdeyi kapatmanı

Ve terk ettim…

Yaşadığın şehri…

Tüm seslerini…

Silüetlerini…

Seni…

Terk ettim…

 

Ne ilk olacaktı bu ne de son

Ben terk edişlerin adamıyım bilirsin

Yarım bıraktığım hayatlarla kaç insan mutlu olurdu bilir misin

Yılların toplamı on bir

Ama sadece sen biliyorsun yaşamımdaki tüm perdeleri

 

En son kapattığın perde bir tükenmişliğin sonucu bilirim

 

Ama ben

Kırık bir gül sapından bile mutlu olma hayali kuracak kadar umut doluyum

Her daim terk edip kavuşan bir med cezirim

Yokluğunun hasretinden paslı prangalar eskitecek kadar zaman tükettim

Yılmadım

Kalbim normal ritminde attığı zaman boş yaşarım diye koşmayı isterdim hep

Bir küheylan gibi yorulmayı bilmemeyi

Bir yerlerde belki de ıssız bir yerlerde çatlayıp öleceğim

Yorulduğumu bilmeden yarılacağım tam ortadan

Bir elimde yarım kalmış hayatlar manzumesi

Bir elimde kabına sığmayan rüyalarım

Ama sen bile bilmeyeceksin…

 

Neden olduğunu bilmeden hep sorguladım nedenlerini yaşamanın

Yaşamın tadını almadan yaşamamanın gereksizliğini eleştirir gibi

Seni tanıdığım yıllarda rotasını kaybetmiş küçük bir yelkenliydim

Bilirsin

Aklı, imbat tutan bez gibi paramparça

Seni tanıdığım yıllarda tercihlerim çoktu bilirsin

Hep korkardım dört yanlışın bir doğruyu götürmesinden

Öğrendim ki hayatta aslında bir yanlış dört doğruyu götürüyormuş

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

8/3/2009 - Amin MAALOUF / Doğunun Limanları - Kitap Özeti

Kategori: Kitap Ozetleri
 

"Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut; sonuna kadar.

Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hâle gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa, en yakınların çirkin maskeler takmışsa...

Hayat budur de,

ikinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatmaca oyunu, maskeler oyunu. Onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak, ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. "Son Kurtuluş Çaresi" yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım. Ama ahretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım."


 

 

KİTABIN ÖZETİ

"Doğunun Limanları" bir vakitler Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen addır. "Doğunun Limanları" kelime anlamı olarak "Doğunun Merdivenleri" olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı addır.

Olay 1976 Haziranında bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulunmaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu hayran bir şekilde seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve o, bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar, türlü yollarla bu adama yanaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris'te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde veya sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına da yanıt vermeye çalışır ve ona, Paris'te dört gün kalacağını söyler. Yazar ile adamın tanışması, çarşamba akşamına rastlamaktadır.

Yazar ile olayın anlatıcısı geceyi bir otelde geçirirler. Ertesi gün yazar, ondan kendi hayat hikâyesini anlatmasını ister. Yabancı adam bunu memnuniyetle karşılar yalnız, sözünün kesilmemesini yazardan istirham eder. Adamın adı: İsyan. İsyan, annesinin Ermeni, babasının ise Türk olduğunu söyler. Osmanlı torunu olan babası aynı zamanda çok zengin birisiymiş. İsyan, Adana'da dünyaya gelmiş ve daha sonra ailesiyle birlikte Lübnan'a taşınmışlardır. Babasının evliliğinden annesinin ölümüne kadar olan hayatı bu (birinci) bölümde anlatılmaktadır.

İsyan'ın söylediklerini yazar defterine not eder ve onun sözünü kesmemeye gayret eder. İsyan, Kitapdar Ailesi'ne mensup olduğu için aynı zamanda bu ad ile tanınmaktadır. O, Paris'te geçen öğrencilik günlerinden de söz etmektedir. Ne kadar başarılı bir öğrenci olduğunu vurgulamaktan da geri kalmıyor. Ayrıca, burada iç dünyasını da gözler önüne sermektedir.

Kitapdar, Paris'te Direniş Örgütü'ne girer ve birkaç ay sonra "Özgürlük" adlı gazeteyi arkadaşlarıyla beraber çıkarır. Son derece mülayim ve kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmayan bir insanın nasıl değiştiğini çok güzel bir şekilde gözler önüne sermektedir. Kitapdar, bu bölümde üyesi olduğu örgüt için nasıl çalıştığını anlatmaktadır. 1914-1918'li yıllarda yapılan savaşlardan da hatırlatmalarda bulunur. Bilinçsiz bir şekilde üyesi olduğu örgütten kendisini kurtarmayı tasavvur eder. Kendi mahallesine döndüğünde ne kadar ünlü biri olduğunu komşusundan öğrenir. Namı üniversiteye de yayılmıştır. Yani o, tam anlamıyla bir kahraman olmuştur.

Yazar üçüncü bölümde, İsyan'ın hayatı hakkında bazı incelemelerde bulunur. Fakat incelemeden öte onun anlattıklarıyla yetinerek bunları okuyucusunun, bizlerin, önüne sunar. İsyan'ın örgütteki lâkabı Bakü (gelecek, ati)'dür. O, gemiyle yaşadığı yer olan Beyrut'a döner. Limanda, aralarında babasının da bulunduğu büyük bir kitle tarafından coşkuyla karşılanır. Herkes onu övmektedir. Babası dört yıl zarfında olan biteni kendisine anlatır. Ailesi dağılmış; annesi, dayısıyla birlikte Avrupa'ya kaçmış, kız kardeşi de yabancı biriyle evlenmiştir. İsyan, babasına örgütte tanıştığı kız arkadaşı Clara'dan söz eder.

Yazar, otel odasında Kitapdar ile baş başadır. Onun söylediklerini kaydetmeye devam eder. Bu bölümde İsyan, Clara ile olan evliliğinden bahsetmektedir. 1947 yılında Filistin'in, Araplar ile Yahudiler arasında paylaşılması hâdisesinin gündemde olduğunu; Clara ile olan evliliklerinin de Yahudiler ile Arapların kaynaşmalarını sağladığını belirtir. İsyan, gençlik dönemindeki gençlere nasihatler vermektedir. İnsanın genç iken hiçbir şeyi dert etmediğini belirtir. Yalnız, yıllar geçince gençlik dönemindeki ateşleri, heyecanları da beraberinde götürdüğünü dile getirir. Gençlerin gelecekleri hakkında iyi plânlar yapmalarını tavsiye eder. Ayrıca aile içindeki uyuşmazlıklardan da yer yer bahsetmektedir.

O, beşinci bölümde babasının hastalığı dolayısıyla Beyrut'a dönüşünü ve babasının ölümünden söz etmektedir. Babasının ölümü ve eşinden ayrılışı İsyan'da ruhî bunalımlara sebep olur. Herkesin deli diye nitelediği İsyan'ı, kardeşi Salem tımarhaneye atar. Böylece ailedeki tek vâris Salem olur.

İsyan, otel odasında bekleyen yazara son akşamının olduğunu söyler. Anlatacaklarının son olabileceğini de ona hatırlatır. Kardeşi Salem, dört yıl sonra kendisini ziyarete gelir ve onu eve götürür. Ülkenin zenginlerinden biri olan kardeşi, bir zamanlar kendisini hapse atmaya çalışanlarla yatıp kalkmaktadır. Hayattan bıkan, eşine ve kızına kavuşamayan ve deli diye nitelendirilen İsyan, intihar etmek ister fakat arkadaşı Labo buna engel olur. Labo, şu sözleriyle İsyan'ı hayata bağlar:

"Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut; sonuna kadar.

Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hâle gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa, en yakınların çirkin maskeler takmışsa...

Hayat budur de, ikinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatmaca oyunu, maskeler oyunu. Onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak, ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. "Son Kurtuluş Çaresi" yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım.

Ama ahretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım."

İsyan'ın yirmi yıllık tımarhane hayatı vardır. Kardeşi son seçimlerde başkan olmuştur. Kızı Nadya, babasını kurtarmak için girişimlerde bulunur. Nadya, babasını tımarhanede ziyaret eder ve ona kitap içinde bir mektup verir. Bu mektup İsyan'ı ikinci kez hayata bağlar. O, buradan kurtulma hayallerini kurar. Nadya ise çalışmalarına aralıksız devam eder. Direnişçilerin eylemlerinden sonra İsyan, tımarhaneden kaçar, eski arkadaşı Bertrand'ı görür ve ondan Clara'nın adresini alır.

Bu son günde yazar ile İsyan vedalaşırlar. İsyan, Clara ile Horloge Rıhtımı'nda buluşacağını ona söyler. Yazar ise rıhtımın tam karşısında bulunan bir kafenin birinci katında oturup onların buluşacakları anı beklemeye başlar. Yazar elindeki dürbün ile İsyan'ı gözetler. Sonunda beklenen an gelir. Sevdiğinin yani Clara'nın karşıdan geldiğini gören İsyan'da titremeler başlar. Yazar, Clara ile İsyan'ın buluşmalarına şahitlik eder. İsyan ile Clara uzun bir müddet birbirlerine sarılı kalırlar. Bu durum karşısında çok etkilenen yazar, göz yaşlarını tutamadığını ve hüngür hüngür ağladığını da itiraf eder.
 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

24/1/2009 - Hasan Körük / Gecenin 'o an'ı

Kategori: Denemeler

Yelkenliyi tek yönlü bir şimal rüzgarına emanet etmiş, yaşıyorum.

Cehennemin yamaçlarında gezinsem de, ölümün soluklarıyla yaşasam da, korkmuyorum.

Bir set çektim, kalın duvarlar ördüm, dev kayalar yığdım geriye; yetmedi. Eski zaman, üstüme kabustan fırlayan hortlaklar gibi geliyor.

İleriye doğru kaçıyorum.

Eski, başaramadığım bir hayatın enkazı ile dolu.

Arkaya bakmadan yürümeye başlamadan evvel çok kalpler kırdım, biliyorum. Sparta’nın adam yutan kuyuları gibi karanlıklara attım sevdiklerimi… Şimdi hicranlarını basıyorum bağrıma. Hıçkırıklarına bir yakalansam kırdıklarımın, dalgalarında boğulurum gözyaşlarının.

Sırtımın tam orta yerine bir hançer saplandı hayatın tam orta yerinde… Kalan ömrüm o hançeri çıkarmakla geçecek biliyorum. Acısı iki ömür bırakmayacak beni. İki dünyam yakamdan asılan günahlarımla perişan. Ne ben kaldım artık geride, ne de benden kalanlar kaldı. Hançeri çıkarmak için değil çıkardıktan sonra yapacaklarım için yaşayacağım.

Sevgiliye;
Seni son gördüğümde uzaklardaydın. Suya yansıyan siluet kadar belli belirsizdin. Anlamı kayboldu artık seni hissetmeye çalışmanın. Bir temmuz günü hissetmiştim sıcaklığını, bir şubat soğuğunda çöktü yokluğun üstüme.

Alacakaranlıktaki bir gölge gibi kaldın bakışlarımda. Hoyrat bir efendinin gül goncasına aşık olması kadar yabani artık sana olan muhabbetim.

Fetret zamanlarımda çareyi sensizlikte ararken ey sevgili, seni hissetmenin artık gereksizliğine inanır oldum.

Sana bakıyor ve kıvranan vücudumun acısından kanlanıyor gözlerim. Beynimi sarsan o derin sessizlik uyutmuyor artık geceleri.

Karanlığın içinden fırlayacak bir ışık arıyorum ıssızlığı yaşadığım her gecede…

Artık yanı başımdaki insanların sıradanlığı üzmüyor beni. Eskinin düşüncelerini terk ettiğimden beri yeni bir doğumun sancısı ile kıvranıyorum.

Her gece bir an seni düşünür gibi oluyorum. Saate bakmadan aklıma geleceğini ve uyanacağımı biliyorum artık. O saatte bir sen oluyorsun bir de ben...

Sevgili;

Seni her zaman düşünüyorum diyemem.

Hayatın çirkin meşgaleleri var. O çirkinlikler için de yoksun sen.

İleriye ait hülyalarım, gerçekleşmesini umduğum rüyalarım var. Geleceğimde olmadığın gibi o rüyalarda da yoksun sen.

Sen sadece gecenin bir yarısında, geçmişin sıkıntısını unuttuğum ve geleceğin ümidini yaşamadığım bir anda varsın. Çünkü artık ‘o an’lıksın.

‘O an’da aklımda olman yetiyor bana. Çünkü senin de dediğin gibi bir zamanlar, sen; üzerinde hayaller kuramadığım tek kişisin. Ne dost, ne düşman, ne yaren, ne de herhangi birisin. Sen ‘o an’ aklımda olansın.

Ne varlığını kaldırabilmişti ruhum, ne yokluğuna alışabildi…

Sen zamanın içinde akan kararsızlığın dayanılmaz sonucusun artık.

Hayata;
Yaşlandığımı söylüyorlar. İhtiyar diyorlar. Ben daha hayatın yükünden kurtulup da dünyanın yükünü yüklenemeden çökmüşüm ya, ona yanıyorum. Gazze’nin acısından ziyade bir kulun yokluğuna üzülürüm şu vahşi çağda, budur işte talihsizliğim. Kim bilir Mefisto’nun vesvesesidir belki de sadece aklımı kemiren bu anlamsız kuruntular.

İbrahim’i ateşe atan mancınık celladı gibi hissediyorum bazen kendimi… Nerde duracağını bilemeden rüzgarın yalpaladığı, sersem bir köle gibi…

Arkama dönüp baktığımda, yırtık ve yarım kalmış hayatlardan başka bir şeyimin olmadığını fark ettim.

Yitik ve kirli zamanlar.

Yeni bir sayfa açacak defteri kalmamış bir ilkokul çocuğu kadar mahzun oturuyor gibiyim. Yakamın düğmesi kopmuş ve elimde. Önlüğüm kirli. Ayakkabılarım yırtık. Silgim erimiş. Kalemim bitmiş. Çantamın kenarından fırlayan eski bir gocuğumla, içinde boş ve beyaz bir sayfa bulamayacak, gözü arkadaşının elindeki misketten ziyade yüzündeki mutlulukta olan çocuk gibi taşın üstüne çökmüş, gözü dolmuş vaziyetteyim. O çocuk öyle belki kısa bir zaman kalacaktır ama, ben ‘o an’ı yaşamaktan bir türlü kurtulamıyorum.

Sevgiliye sesleniş;
Gecenin en ölü zamanında seni ‘o an’ düşünmekten başka yapabileceğim bir şey yok.

Bir silkelensem, günahlarım ateş kazanlarını doldurur biliyorum.

Geçmişte prangaladığın vicdanım esaretinden bizar durumda. Mağaraya çekilip üç asır geçmesini mi beklesem acını unutmak için bilmem ki?

Yaşamım Kıtmir’i imrenmekle mi bitecek bilmiyorum.

Gecenin en kuytusunu yaşamadan, kalan vaktimi yaşar gibi yapsam, anlamsız bir burukluğa bürünür kalbim. Biliyorum.

Kısa bir anda uzun bir zamanı yaşayacak gibi olsam, ‘o an’ı, gecenin ‘o an’ını biraz daha yaşamak isterdim belki de.

Sevgili;

Seni unutmak mı? Uğraştığım, belki de başardığım ama yokluğunu kabullenmeye alışamadığım tek şey…

Kendime;
Az evvel kirli bir defteri daha kapattım. Yine kaybettim imtihanı. Yine sonucu hüsran olan bir dönemi bitirmek zorunda kaldım.

Yine yılmadan, bıkmadan, usanmadan yeni ve sonucunda hüsran yaşatmayacağım bir yaşam parçası için fırsat kollamadayım.

Bu sefer tereddütsüz yürüyorum.

Giderken geldiğim yeri kaybetmemek için geriye dönmek için bilmeden bıraktığım tüm izleri siliyorum.

Bir ileri bir geri yapmayacağım.

Tırmandığım ipleri aşağıya attım.

Ya Endülüs olacağım ya da kayıplara karışan bir sürgün.

Geriye baktığımda yanık gemi harabelerini ve üzerine sıkıntılar çökmüş ruh parçalarını görüyor olacağım sadece.

İleride şeytanlardan kurulu bir ordu.

Üzerimde bir ihtiyar beden ve içimde hala başarmayı uman bir ruh.

Daha kendini aşamamış bir ben, nasıl dünyanın büyük sıkıntılarını aşmak için mücadele edecek ki?

Önce bunu çözmeliyim.

Gecenin en koyu ‘o an’ını seninle yaşadıktan sonra süresi belirsiz bir an kalacak geride.

O ana da bir ömrü sığdıracağım.

O ömür sensiz olacak.

Şeytanlarla dolu yolda, omuzlarına iblis çöken bir günahkarda olsam, ruhumun heybelerindeki mücadelenin şehvetiyle başarmak için yaşayacağım.

Tüm kararsızlıkları ve tereddütleri zamanın hesaplanamamış parçalarına terk ederek…

Kendimi kurtardıktan sonra sıra kurtaramadıklarıma gelerek.

Hasan KÖRÜK
Ocak 2009

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Güncel Yazı Arşivi...

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

bizimada
sufiyane
Blogcu Yardım
urazz